Bitmeyen Gecenin Şarkısı | Black Helen

Uyarı: Öyküdeki mantığı oluşturabilmek açısından Limbo adlı hikayeyi okumuş olmak önem taşımaktadır.


Bir tek notayla canlandı dünya. Bir tek tiz, kısa notayla. Bir sayfanın hışırtısı, dalgaların kıyıdaki gemileri döverken çıkarttığı öfkeli iniltiler, bir yel değirmeninin kanatlarını çeviren rüzgarın uğultusu… Tek bir notayla güneş bir tepenin saçlarını okşayarak kayıp gitti dünyanın ellerinden. Her ses son buldu. Karanlığın eliyle canlandı dünya yeniden.

Uçsuz bucaksız çölün ortasında piyanonun tuşları üzerinde eli raksa kalkmış kadın, güneşin batışına gülümseyerek baktı. Büyük yıldızın son ayağı da kayınca bu gezegenden, başını göğe kaldırdı ve bulunması gereken yeri aldı. Ay doğdu son notada, bir kadın endamıyla, bir gülüşün saf cazibesiyle.

Ay ışığının altında sahnede beliren bir başka kadın ise gökyüzünde parıldayan rakibini gölgeleyecek kadar karanlık bir çekiciliğe sahipti. Parmaklarını geride kalan piyanonun üzerinde gezdirerek başladı gizemli şarkısına. Onu izlemeye gelen her seyircinin tüylerini saygı duruşuna kaldırdı sesindeki tınıyla.

Korkunun içine gizli huzuru melodilere döküyor, sesi kafasının üzerinde parlayan yıldızlar gibi bir parlayıp bir sönüyordu. Gerisinde bir akordeon uyusalca eşlik ediyordu müziğin ritmine. Ve kadının sesi yavaşladı, piyanonun tuşları yumuşak bir notayla son kez kalkıp indi.

Sessizlik tozdan bir perde gibi salonun üzerinde asılı kaldı bir süre. Seyirciler nefes dahi almayı unuttular. Müziğin büyüsü sona erdiğinde sanki içlerinden bir şeyler kopup sonsuzluğa karışmış gibiydi. Pek de haksız sayılmazlardı doğrusu.

Kadın sahne ışıkları altında yavaşça oturduğu tabureden kalktı, hafifçe eğildi ve perdelerin ardında kaybolarak sahneyi yetim bir çocuk gibi buruk bıraktı gerisinde.

O giderken, hafifçe gülümseyen ve dar giysileri içerisinde ancak bir fahişe kadar asil görünen garson kız, masalardan gelen laflara şuh kahkahalarla cevap vererek kısa sürede boşalan bardakları yeniden dolduruyordu.

Lahit yine her zamanki gibi müşteri dolup taşıyordu.

* * *

“Bunu onlara yapmayacağım, zaten yukarıda her kim varsa ona yeterince günah borcum var. Senin bencilce amaçların için bu caniliği yapmaya devam etmeyeceğim. Artık burada şarkı söylemeyi reddediyorum. Benden bu kadar.”

Beria, patronun masasının önünde durmuş, gözleri buz dağları kadar rüzgarlı, elleri masaya dayalı, sakince sarf etmişti bu cümleyi. Patron birkaç saniye daha gözlerini önündeki kağıtlardan ayırmadı. Gömleğine eziyet eden göbeği, birkaç tel saçın son mücadelesini verdiği dazlak kafası ve kanlı, sinsi gözleriyle tüm patron klişelerine beşlik çakan bir havası vardı.

Sonunda önünde duran kadın ya da kadın öne eğildiğinde ortaya çıkan manzara daha çok ilgisini çekmişe benziyordu. Gözlerini kaldırıp, birkaç saniye önce duyduğu sözleri değerlendirdi.

“Peki ne yapmayı düşünüyorsun? Buradan öylece elini kolunu sallayarak çıkıp gitmeyi mi? Kıçını kurtardığımı ve bana borçlu olduğunu biliyorsun.”

Beria sinirlenmeye başlıyordu.

“Sana olan borcum insanların hayatlarını çalmayı kapsamıyordu. Ben böyle bir şey için söz vermedim. Bu zamana kadar asıl ben senin işini görüp kıçını kurtarma zahmetine katlandığım için şanslısın. Ama buraya kadar. Bitti.”

Patron tek kaşını kaldırıp ellerini göbeğinde birleştirdi.

” Kendini pek bir değerli zannediyorsun değil mi? Sen olmadan da bu insanları buraya getirir, paralarını ve çok daha değerli şeylerini alırım. Bunu yapabilen senden başka insanlar da var. Sen ise dışarıya tek bir adım attığında başına geleceklerle tek başına yüzleşirsin.”

Beria ellerini masadan çekti. “Anlaştık. Ben gidiyorum.”

Sonra da patrona arkasını dönüp kapıya doğru yürümeye başladı. Patron onun ciddi olduğunu anlamış olacak ki yüzü kıpkırmızı bir halde oturduğu yerden kalktı. İnsanların ruhları karşılığında ona iyi para ödeyen müşterileri vardı ve bu kadar ucuza, hatta sadece sığınma karşılığında çalıştırabileceği başka enayiler olduğunu da sanmıyordu. Beria kapı kulpunu çevirip açarken son bir ümitle bağırıyordu.

“Seni kahpe, git de layığını bul. Git de..”

Kapıyı hızla çarptı çıkarken. Gerisini de duyamamıştı. Koşarcasına iki adım attıktan sonra yere yığılıp kaldı. “Lanet olsun.”

Sonra yavaşça yeniden toparlandı Beria. Ayağa kalktı, koridorları hayal meyal geçerek, ortak odalara ulaştı. Neyse ki oda arkadaşı içeride değildi. Muhtemelen diğer dansçı kızlarla direkte bir iki egzersiz yapıyordu. Burada olmaması ve Beria’nın ona veda etmek zorunda olmayışı gidişini kolaylaştıracaktı.

Zaten çok fazla olmayan bir iki parça eşyasını bir çantaya tıkıp, Lahit’in çıkış kapısının önüne kadar düşünmemeye çalışarak yürüdü. Dışarıda yorgun bir ay ışığı, çorak toprakları ifşa etmekteydi. Bu gezegen hiçbir yıldızın ışığını görmemişti. Onlara ulaşan tek şey başka gezegenlerin ardından onlara güç bela ulaşan zayıf bir ışıktı. Gökyüzünde hep bu gezegenler vardı ve bir de çok uzaklardan parlayan yıldızlar. Onların sadece bir değil birçok Ay’ı vardı. Ve takvime göre bu gece gökyüzünde sadece tek bir Ay’ın doğacağı geceydi. Sonraki geceler ise başka gezegenler de farklı hizalanacak ve başka Aylar olarak gökyüzüne doğacaklardı. Sonuçta bu gezegen hiç bitmeyen bir geceyi yaşamayı sürdürecekti.

Eşiği geçmeden önce derin bir soluk aldı Beria. Dolunayın altında onu bekleyen şey, yıllardır yakasını bırakmayan o adamla, geçmişiyle, hepsiyle yüzleşmek zorunda kalacak olmaktı. Yine de adımını attı ve sonraki adımlarını da saymadı.

Lahit, çorak tepelerin de ardında kaybolalı saatler geçmiş olsa bile durmadan yürüdü. Lahit. Böylesine karanlık bir yer için ne kadar da uygun bir addı. Bu yerde, bu gezegende, renklerin ve onları aydınlatacak bir yıldızın olmadığı karanlığın içerisinde, renkli, canlı ve korkunç bir tuzak olan Lahit insanları pervaneler gibi kendisine çekiyordu.

Bir bar, eğlence merkezi olarak tasarlanan bu tuzağın maskesinin altında insanların ruhlarını, yaşamda kalan zamanlarını ve geçmişlerini çalan Beria şu zamana kadar başrol oyuncusuydu, şovun yıldızıydı.

Vicdan azabı değildi hissettikleri, yorgunluktu sadece. Yine de yürümeye devam etti. Ta ki siyah pelerini, asık ve yorgun suratıyla o adam karşısına çıkana kadar. Bir süre solgun ayın altında birbirlerinin griye boyanmış suratlarını izlediler. Sonra da siyah pelerinli adam kendisinden oldukça genç bir sesle konuşmaya başladı.

“Demek artık saklanmamaya karar verdin. Artık özünü kabullenmiş olduğunu farz ediyorum. Bize katılmaya hazırsan gidelim.” Sonra da elini kadına doğru uzattı.

Beria başta hiçbir şey söylemedi, hareket bile etmedi. Ancak sonrasında rüzgarı andıran bir fısıltıyla “Hayır.” dedi. Devamında ise tamamen kontrolünü kaybetmedi ama bağırma isteğine karşı koyamadı da.

“Hayır! Ben artık o kişi değilim. Ben artık katil değilim. Kimseyle de bir yere gitmiyorum.”

Bu sözler üzerine adam sakince içini çekti. ” O zaman ben bana verilen emre ve ettiğim yemine bağlı kalarak seni zorla götürmek zorundayım. O tavşan deliğinden hiç çıkmamalıydın küçük tavşan.”

Beria’nın bir şey söylemesine fırsat kalmadan adamın ardından duyulan bir başka kadın sesi geceyi gümüşi tınısıyla böldü.

“Sizin bu kadar erdemli ve sözünde duran yaratıklar olduğunuzu bilmiyordum Grian.”

Gölgeler, yavaşça bir kayanın ardından çıkan feminen bir vücudu şekillendirdi. Grian gülümseyerek cevapladı.

“Yaratık mı? Bu gece yine her zamanki gibi şakacısın sevgili Eris. Ve her zaman da zamanında teşrif etmeyi başarıyorsun.”

Kadın yarım bir gülüşle elini, belini süsleyen gümüş tabancalarına attı. “Ben? Ve şaka? Yapma Grian en son hatırladığım kadarıyla başına çok sert vurmamıştım. Ama eğer şimdi gitmezsen sanırım o başı kendime ödül olarak alacağım.”

Grian tek kaşını kaldırdı. Gümüş tabancaların üzerinden seken ay ışığı ilgisini çekmişe benziyordu. “İlginçtir ki, bu akşam seninle dövüşmek istemiyorum. Bu zavallı kızı al ve ona kendi davanı anlat. Bakalım bundan hoşnut kalacak mı?”

Sonra da Beria’ya göz kırparak ve Eris’e de yarım ağızla gülümseyerek pelerinini başına kadar çekti. Göz açıp kapayıncaya kadar etraflarını kaplayan milyonlarca kumdan bir kısmına dönüşerek yok oldu.

Eris o yok olduktan sonra sakince elini tabancasından çekip gözlerini devirdi. “Bu kadar sinir bozucu olmasına rağmen bir gün onu öldürmek zorunda kalacağım fikri beni üzmüyor değil.”

Beria afallamıştı. Bu kadıdan yayılan güç onda, daha önce hiç tatmadığı bir saygı uyandırıyordu. “S-sen de kimsin?”

Eris gözlerini onun gözlerine dikti, konuştuğunda sesi ciddiyetini yansıtıyordu. “Ben bu evrenin koruyucusuyum ve aynı zamanda yok edecisiyim.” Tekrar konuşmadan önce Beria’ya iyice yaklaştı. “Ama sen, sen ise benim için bir sorunsun. Olmaman gereken bir yerde, olmaman gereken bir zamandasın. Tıpkı diğerleri gibi. Siz evrenin hatalı dosyalarısınız.”

Beria gerilemedi, öfkeyle gözlerini kadının gözlerine dikti. Başına gelen her şeyi düşünüyordu bir yandan. Önceki hayatını, o korkunç ışığı ve sonrasında üzerine çöken ağır karanlığı, bu tanımadığı yerde uyanışını hatırlıyordu yeniden tüm netliğiyle.

Bu sefer Eris’e doğru bir adım atan o olmuştu. “Yeter artık. Bitmesini istiyorum. Ölmek istiyorum anlıyor musun? Ve sen gelip bana, benim ne kadar iğrenç bir hata, ne kadar korkunç bir yaratık olduğumu tekrardan hatırlatıyorsun.”

Eris bu sözlerin üzerine hiç istifini bozmadan elini cebine atıp, gümüşi tablasının içerisinden bir sigara çekip aldı. “Evet nerede kalmıştım, hah, evet, siz bir hatasınız. Yok edilmeniz gerekiyor. O lanet olası taşın yan etkileri yüzünden siz bir önceki evrenin yok oluşunda onunla berebar yok olmadınız. Bu evrende yeniden ortaya çıktınız. Ancak şöyle bir sorun vardı, size verilen sürenin sonuna gelmiştiniz. Bu yüzden bu evrende yaşayan diğer insanların ruhlarını ve dolayısıyla kalan zamanlarını çalarak varlığınızı sürdürmeye devam ediyorsunuz. Haksız mıyım?”

Beria bu soruyu cevaplamadı, Eris de zaten cevaplaması için sormamıştı.

“Fakat sen, sen diğerlerinden farklısın. Sen onlar gibi ihtiyaç duyduğun için insanların zamanlarını çalmadın. Zaten insanların zamanlarını çalmaya ihtiyacın da yoktu. Çünkü sen zaten zamanının sonuna gelmedin.”

Beria şaşırmıştı. ” E-efendim?”

Eris hafifçe gülerek devam etti. “Evet, sen evrenin onlara karşı yarattığı bir anti virüs programısın. İnsanlarını sürelerini çalabiliyorsun fakat sen aslında onları yok etmek için yaratıldın. Ben onlara kısaca Karueta diyorum. Bir zamanlar kullandığım dilde kaçak anlamına gelir.

Böylece konuyu benim neden senin için burada olduğuma bağlarsak sana ihtiyacım var. Çünkü onları sırf kas gücüyle ve fiziksel yollardan öldürmem mümkün değil. Etraflarında yaşayan bir ruh olduğu sürece onu emerek yeniden güç kazanabilirler. Sen ise onların ruhlarını yok edebilecek tek kişisin ama gördüğüm kadarıyla güçlenmen gerekecek. Karuetaları öldürmek bu evreni huzura kavuşturup, zamanı gelince son bulabilmesini sağlamanın tek yolu. Eğer bu evrenin de son bulması gereken zaman onlar yok olmadan önce gelirse her şey çürüyecek, kaos engellenemez olacak. Onların istedikleri de bu zaten.

Şimdi onları bulmamız lazım. Ve sen her şey son bulduğunda benim belki de ardımdan gelen kişi, seçilmiş olacaksın. Şimdi tekrar soracağım, benimle misin?”

Beria bir süre sessizliğe gömüldü. Kulaklarında sadece rüzgarın kaybolan sözcükleri ve kafasındaki uğultu vardı. Öylece ne kadar beklediler ikisi de bilmiyordu. Ama sonunda Beria kafasını kaldırıp aya baktı. Huzurlu, yalnız ve biraz da üzgün görünüyordu gökyüzündeki gümüşi kadın.

“Tamam.” dedi Beria kısık bir sesle. “Eğer bunu sona erdirebileceksem kabul ediyorum.”


Beyza Taşdelen | Black Helen

7 Yorum Bulunuyor

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <strong> <em> <ol> <li> <strike> <ul> <code> <sup> <sub>