Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Değirmen

İkinci dünya savaşının kızıştığı bir sırada Almanlar, genç cumhuriyet topraklarının batı sınırına dayanmış, karar aşamasındaydılar. Türklere saldırmak ya da bunu Ruslardan sonraya bırakmak. Tehdit, riske edilemeyecek kadar büyüktü. Trakya bölgesindeki birliklerin süratle sınır boylarına intikal ettirilmesi emri verildi. Birlikler yeni yerlerinde konuşlandırılmak üzere derhal yola koyulurken, asker ailelerinde daha güvenli olan iç kısımlara gönderilmesi uygun bulunmuştu.

İpsala topçu birliğinde astsubay olan Halil Kamil de diğer evliler gibi, ailesini apar topar toplamış, yola koyulmuştu. Kadanaların çektiği top arabaları, malzeme ve destek arabaları ve katırların çektiği tıka basa eşya dolu aile arabalarından oluşan küçük konvoy bir süre birlikte yolculuk edeceklerdi.

Halil Kamil ile eşi Elif Mürşide, kötü haberi alır almaz telaşla eşyaları toparlayıp arabaya gelişi güzel istiflediler. Ayaklarına dolaşan üç küçük çocuk ve Elifin gebe haliyle bu pekte kolay olmamıştı elbet. Bazı eşyaları bırakmak zorunda kaldılar. Ancak, buna rağmen araba da oturacak yer kalmamıştı. Daha çok eşya bırakılmalıydı ancak Elif buna karşı çıkıyordu. Bu iş, Halil Kamil için şimdiden sinir harbine dönmüştü.

Sadece bir günde hazırlanıp ertesi sabah yola koyuldular. Konvoy, çamurlu yollara bata çıka, ağır aksak ilerliyordu. Güçlü kadanalar, çektikleri ağır yüke rağmen arkalarından onlara yetişmeye çalışan katırlara baya bir fark atmıştı ki onları yavaşlatan şeyin fazla eşya yükü olduğuna karar verildi. Kadınların itirazlarına rağmen her arabadan bir kısım eşya daha indirildi. Elif en çok daha yeni kalaylattığı, ta nenesinden kalma bakır kaplara üzülmüştü. Direndi olmadı. Halil Kamil bir sinirle onları uçuruma doğru savurdu. Tüm yarma güneş ışıklarını yansıtan kaplarla ışıldadı.

Elif gözyaşlarını saklayamadığı sırada bir adam, Elif ve onu teskine çalışan tek arkadaşı Hacer’in yanına yanaşıp su istedi. Hacer ilkin, saçı sakalına baksan yaşlı, boyuna endamına baksan genç diyebileceğin, eskimiş kıyafetine pelerinini siper yapmış, hırpani görünüşlü bu adamı terslemek istediyse de Elif buna mani oldu. Adama su verdi, kana kana içişini, hayır duası etmeden arkasına dönüp gidişini izledi. Konvoy dönemeci dönerken gözü arkaya takıldı. Adam yolun ortasında durmuş, kımıldamadan onlara bakıyordu.

Bir süre daha yol aldıktan sonra geceleyin ayrılma noktasına gelinmişti. Aileler geceyi burada geçirecekler, askerler ise hiç durmadan devam edeceklerdi. Vedalaşmak için bile vakit yoktu ama gözü yaşlı sekiz kadın, akılları olanları kavrar kavramaz bilinmez on yedi çocuk, sınıra doğru giden askerlerin ardı sıra, emirlere rağmen, uzun uzun el salladılar.

Aileler ve onlara refakat için bırakılmış dört asker, şafakla doğuya doğru tekrar yola koyuldu. Trakya’nın alabildiğine düz topraklarında yaptıkları bu yolculukta böyle bir arazide başa gelinebilecek en kötü şeyle karşılaşmak üzereydiler. Sabahtan beri hava kapalıydı, ufuktaki bulutlar, yanıp sönen şimşekler pek hayra alamet görünmüyordu. Bu havada saklanacak bir yer olmadan düzlükte kalmak, hele ki başında yıldırımlar kol geziyorsa, mayın tarlasında yürümekten farksızdı.

Hava artık iyice bozmuş, serpiştiren yağmur taneleri hepten irileşmişti. Ve birden güçlü bir rüzgar peyda oluverdi. Yağmur, bu rüzgarla, iyice çamur deryası olmuş düzlükte saklanacak bir yer bulmaya çalışan insanların yüzüne kırbaç gibi şaklıyordu. Eşyaların üzerine serilmiş ince brandalarda, şimdiden birer paçavraya dönmüşlerdi.

Fırtına şiddetini gittikçe arttırıyordu. Erler farklı yönlere dağılıp sığınacak bir yer aramaya gittiler. Diğerleri de çoluk çocuk arabaların altına girmiş yıldırım düşmemesi için dua ediyordu.

Bir süre sonra diğer üç asker geri döndü. Sığınacak hiçbir yer yoktu. Diğer asker ise hala gelmemişti. Bir süre daha beklediler. Arkasından gitmek için uygun zamanı tartışıyorlardı ki o, heyecanla yanlarına geldi.

“ Bir değirmen var şu yanda” diyebildi nefes nefese, eliyle ilerdeki kara bulutları göstererek. Askerin dediği yöne doğru bir süre gitmişlerdi ki, derenin kenarına kurulmuş eski değirmen çıkıverdi karşılarına. Arabaları ve katırları dışarıdaki sundurmanın altına bağlayıp aceleyle içeriye doluştular.

İçi de dışı gibi harap eski, terkedilmiş bir değirmendi burası. Ortada büyükçe bir değirmen taşı duruyordu. Duvar kenarlarında eski çuval parçaları ve yıkıntılar yığılıydı. Bir zamanlar taşı döndüren dışarıdaki harap su çarkının çakan her şimşekle sanki başka bir şeye dönüşüyormuş gibi görünen yansıması çocukları çok korkutmuştu. Böyle böyle akşamı ettiler.

Akşam olduğunda askerlerin yaktığı gaz lambaları ile içerisi aydınlatıldı. Herkes yemek yiyip, uyumak üzere bir köşeye çekildi. Bir süre sonra Elif çocukların huzursuzlandıklarını fark edip ışığı onlara doğru tuttuğunda, yerde iki sıra oluşturmuş sirkelerin çocuklara doğru gidip geldiklerini gördü. İğrenerek onları birer birer yakalayıp gaz lambasının içine atıyordu. Verdiği uğraş Hacerin de uyanmasına neden olmuştu.

“ Napıyon kız Elif” diye söylendi uykulu gözlerle. “ Baksana şunlara ya çocukları yiyip bitirecekler sabaha kadar” diye inledi Elif. Demesiyle beraberde koluna kuvvetli bir cimcik yiyiverdi. “ Yat aşağı ırıspı seni, yatacak yer bulmuşta bitini ayıklıyor”

Baş edilecek gibi de değillerdi zaten. Çocukları kaldırıp diğer tarafa doğru yatırdı, kendisi de aklı sirkelerde huzursuzca gözlerini kapadı.

Elif, diğerleri mışıl mışıl uyurken, ortadaki büyük değirmen taşının yavaşça dönmeye başladığını gördü. Taş hafifçe kendi etrafında bir tur attığında, taşın yanında bir gölge peyda oluverdi. Gölge karşı duvarda uyuyan çocuklardan birini alıp taşın üzerine yavaşça yatırdı. Sonra ilkinden daha kısa başka gölgeler çıktı. Hep birlikte bir şeyler mırıldandılar. Elif bütün bunları yattığı yerden nefes almadan izliyordu. Sonra gölgelerden birinin süzülerek ona doğru geldiğini gördü. Gözlerini sımsıkı yumuverdi o an. Gölgenin leş kokan nefesini burnunda hissetti. Eliyle saçına dokunmuştu, boğumlu ince parmaklarını hissetti. Gözlerini daha sıkı yumdu Elif, kendini rüyada olduğuna inandırmaya çalıştı, bir an önce uyanmayı diledi.

Ahali, birer birer uyandığında dışarısı hala karanlıktı. Rüzgarın uğultusu, şimşeklerin patlama sesleri, yağmur, hepsi uzaktan bir uğultu gibi geliyordu. Askerlerden biri şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle dışarıya baktı. “ Çok garip” diye söylendi.

Yanına gelen bir kadında dışarıya baktı. “ Evet, çok garip”

“ Nedir garip olan” diye sordu bir başkası.

“ Sis var, koyu bir sis. Ama fırtına bitmemiş, yağmurda sis olmaz ki” kapıyı açıp dışarıya çıktılar. Katırlar oralı değil önlerine konulan samanları yemekle meşguldüler. Bir ikisi öksürmeye başladı sonra, ve diğerleri de katıldı. Nefes aldıkça boğazları gıcıklandı ciğerleri sızladı.

Az sonra, içerideki kadınlardan biri bir çığlık koyuverdi. “ İbrahim, İbrahim yok, çocuğum yok”

Değirmenin altı üstüne getirildi, etrafına bakıldı. İki asker sisin içine dalıp ileriye doğru keşfe çıktılar, diğerleri de daha fazla dayanamayıp içeri girdiler. Birazdan askerler sırıl sıklam yanlarına gelip fırtınanın tüm şiddetiyle devam ettiği haberini getirdiler. Sis sabahkinden daha bir yayılmıştı sanki. Çocuktan bir iz yoktu. Korkmaya başlamışlardı.

Elif suçlu bir çocuk gibi Hacer in yanına sokuldu “ Ben dün çocuğa ne olduğunu gördüm Hacer, rüya sandım değilmiş bak. Kaçalım buradan hemen, burada uğursuz bir şeyler var”

“ Sus kız” dedi Hacer fısıldayarak. “ Milletin ödü bokunda zaten. Uğursuzluk olduğunu bir sen mi anladın sanki. Baksana bu değirmende kısılmış gibiyiz. Yağmurun delemediği rüzgarın savurmadığı sis sördün mü sen hiç?”

Beraberce dışarıya baktılar. Ortalık gece gibi olmuş sis iyice kararmıştı. Şimdi bir adım ötesi dahi görünmüyordu. Kaybolan çocuğun annesi perişan olmuş, bir köşede çırpınarak ağlıyordu. O an dışarıdaki su çarkı hafifçe dönmeye başladı, tatlı bir melodi gibiydi. Herkes esnemeye, gerneşmeye başladı. Elif te çevresindekiler gibi göz kapaklarını açık tutmakta zorlanıyordu artık. Bir köşeye kıvrılıp yattı. Uyumaya yakın üst camlardan birinde bir kedinin kendine doğru baktığını sandı. Çocuklarına sıkıca sarılıp gözlerini yumdu.

Sabah olduğunda bir çocuğun daha kayıp olduğunu gördüler. Askerler hemen silahlarını kuşanıp dışarıya fırladı. Ancak, çıkmalarıyla girmeleri bir oldu. Sisin içinden nefes almanın imkanı yoktu. Bazıları paniğe kapılmıştı, buradan bir an önce çıkıp gitmek istiyorlardı. Diğerleri ise, özelliklede çocukların anneleri, onlar bulunmadan bir yere gitmek istemiyorlardı. Nasılsa kendilerini aramak için askerler gönderilirdi. Aralarındaki tartışma öyle şiddetlendi ki birbirlerinin üzerine yürümeye başladılar. Hacer, Elif ve çocuklar haricinde tüm diğerleri birbirleriyle tartışıyordu. Kimse kimseyi dinlemiyor her kafadan bir ses çıktığından bir sonuca da varılamıyordu. En sonunda bir iki asker diğer bir askeri yumruklamaya başladı. Kadınlarda birbirlerinin üzerlerine yürümeye başladı. Derken hepsi, önlerinde biri varmış gibi boşluğa söylenmeye başladı. Elif ortada korku dolu gözlerle onları izleyen çocukları toplayıp uzak bir duvarın dibine götürdü.

O an bir çocuk eliyle değirmen taşını işaret etti. Taş ağır ağır dönmeye başlamıştı. Kuytu, karanlık bir köşeden kara bir gölge peyda olup onlara doğru ilerledi. Sonra etraftan ondan daha kısa başka gölgeler çıkıverdi. Ortalığı ağır bir leş kokusu kaplamıştı. Gölgelerin yüzleri seçilmese de kendilerine bakan sarımtırak gözlerini gördüklerinde tüm çocuklar bağırarak ağlaşamaya başladı. Elif ve Hacer çocukların önlerine geçip kendilerini siper ettiler.

“ Çocukları bize verin gebeşler sizinle işimiz yok, çıkın gidin” diye tısladı uzun gölge.

İki kadın korkudan titreyerek birbirlerine baktılar. Hacer panikle diğerlerinin yanına koşturdu. Yardım istedi, sarstı, bir askeri tokatladı ama nafile. Onlar kendilerinden tamamen geçmiş halde, birer uyurgezere benzemişlerdi bile.

Elif yerden bir silah bulup üzerlerine doğrulttu. “ Ölsek bile onları alamazsınız defolun pis iblisler” diye haykırarak bir el ateş etti. Ancak mermi gölgenin içinden geçip karşı duvara saplandı. “ Nafile bize engel olamazsınız, çıkın gidin sizle işimiz yok” dedi uzun gölge tekrar ve üzerlerine doğru yavaşça süzülmeye başladılar. O an değirmenin ağır ahşaptan kapısı tekmelenerek açıldı. İçeriye siyah pelerinli uzun biri girdi. Gölgeler bu gireni görüp tiz bir çığlık koyarak camlardan uçup gittiler. İçeridekiler şaşkınlıkla kapıdaki bu adama bakıyordu.

Dışarıdaki sis gündüzü gece yapmıştı. Gazyağı azaldığı için değişmenin ortasında küçük bir ateş yakıp çevresinde oturuyorlardı. Kadınlar çocuklara yemeklerini yedirmiş, onları uyutmaya çalışırken, yaşları daha büyük olanlarda, bir yerde toplayıp birbirine bağladıkları büyüklerinin başında sırayla nöbet tutuyorlardı. Adam ise ateşin başına oturmuş bakır kabın içinde su kaynatmakla meşguldü. Bu kap Elifin uçuruma atılmış kaplarındandı. Adam, yolda onlardan su isteyen hırpaniden başkası değildi. İçeriye girdiğinde gölgeleri kaçırdı. Sonra korkudan küçük dillerini yutmuş gurubun önünde durarak sırtındaki heybesinden bu kapları çıkarmıştı. “ Çok üzülmüştün” demişti Elife. “Gönlüm razı olmadı” sonra kapların içinden işlemeli bir tanesini çıkartıp kuşkulu gözlerle Elifi süzerek “ Hele ki bu” diye fısıldadı. “Sen kimsin be amca” diye çıkışmıştı Hacer “ Neden geldin buraya” Adam gölgelerin ardından baktı. “ Onlar için”

Adam kaynayan suyun içine kurşun döktü. Sonra uzun uzun oluşan şekli incelemeye koyuldu. Ardından “ Kedi” dedi ortalığı kısık gözlerle süzerek. Kadınlar sorgulayan gözlerle ona bakıyorlardı.” Cadılar, kedi şeklinde gelmişler. Mecar cadı ve dört yavrusu” elif hemen camın önünde kendisine bakan kediyi anımsadı, rüya değildi demek. “ Onlar cadı mı?” diye korkarak sordu Hacer, Elifin koluna daha sıkı yapışarak. Adam ayağa kalkıp çevreyi incelemeye koyuldu. “ Dikkatinizi çeken garip bir şey oldu mu? Farklı bir şey” iki kadın birbirine baktı. Bunca şeyden sonra bu nasıl bir soruydu böyle.

“ Sis” diye atıldı Hacer. Fırtınanın işlemediği bu kara sis “ Hayır. Başka bir şey. Sis kapan, burası bir kapan. Bunu hep yaparlar. Sisle insanlar uyuklar, delirir. Yalnızca çocuklarla gebe kadınları etkilemez. Başka bir şey” Elifin gözü değirmen taşına takıldı. “ Taş. Onlar gelmeden önce taş dönmeye başlıyordu. Bunu iki kere… bunu gördüm” adam heyecanla taşı incelemeye koyuldu. Abasından bir takım otlar çıkartıp taşın üzerine yaydı, ateşle bunları tütsüledi. “ Bir zaman çarkı yapmışlar” diye gülümsedi adam. “ Kapanda zaman hep aynı kalır, böylece her gün aynı günün başlangıcı olur. Artık mühürlendi, bir süre açamazlar”

” Bunun anlamı nedir?” dedi Elif. “ Buraya geldiğinizde günlerden cumaydı değil mi? Hala cumadasınız. Sisin ardında ise günlerden cumartesi” adam boş gözlerle bakan kadınlara daha çok şey açıklamak gerektiğini anlamıştı.” Bakın, cadılar ya da hortlaklar siz ne derseniz artık, cumartesi günleri mezarlarından çıkamaz. Tamamen korumasız olurlar. Ve kapana kıstırdığı insanları asıl bu gün avlamak isterler. Aylardır bu bölgedeki mecar ve dört yavrusunun peşindeydim, sizi izlersem onlara ulaşabileceğimi anladım. Buralar ,bu hava, kapan kurmaları için her şey elverişli”

“ O çocuklara ne oldu peki” diye sordu Hacer. “ Ciğerlerini söküp… boş verin. Fazla zaman kaybetmemeliyiz” diye fırladı ayağa. Abasından eskimiş üstü yazılı bir kağıt parçası çıkartıp yaktı. Kül olmaya yakın söndürüp kuvvetlice üfledi. Kağıt parçaları hafifçe süzülüp havalandı, camdan dışarı, sise doğru uçtular. Adam heybesinden üç tane kazık çıkartıp kadınların ellerine tutuşturdu. Arabaların birinden bir kürek aldı. “ Hızlı hareket etmeliyiz, bu gün cumartesi”

“ İyi de ya çocuklar” diye atıldı Elif. “Bu gün güvendeler, kapılarına koyduğum mühür fazla dayanmaz, kağıtları kaybedicez hızlanın biraz”

Başta avcı, arkalarında Elif ve Hacer, ellerinde kazıklarla sisin içine daldılar. Sisin içinde tam bir sessizlik hakimdi, ileride ise hafif bir uğultu vardı. Ve uğultu giderek yaklaşıyordu. En sonunda kadınlar uğultunun ne olduğunu anlamışlardı. Sisin bittiği sınırda fırtına tün hızıyla devam ediyordu. Sisin sınırı her geçen gün genişlemişti. Dışarıdan baktıklarında gerçekten de bir kapanın içinde olduklarını anladılar. Hacer Elifi dürtüp gökyüzünü gösterdi. Kağıt parçaları, şiddetli rüzgar ve deli gibi yağan yağmura rağmen, sakin bir havada süzülen tar taneleri gibi hafif hafif bir yöne doğru uçuyorlardı. Onları takip ettiler.

Kağıt parçaları bir süre daha uçup, küçük bir tepenin üzerine dizilmiş bir gurup taşın önüne kondular. Taşlar koyu renkliydi, şekilsiz, işlemesiz ancak sivri uçları yukarıda, düz bir hat üzerinde sıralanmışlardı. Her haliyle ürkütücü duruyorlardı.

“ Mezarlarını bulduk” diye söylendi avcı, lanet okur gibi ve hemen işe koyuldu. Çamurlu toprağı kazar kazmaz tahtadan kapakları olan çürümüş tatta tabutlar içinde yatan cesetler birer birer ortaya çıkmaya başladı.

“ Bunlar gayri Müslim mezarları, Allah günah yazmasın” diye dua etti Hacer.

“ Onlar hiçbir şey değil” diye söylendi avcı. “ Aforoz edilmişler, böyle lanetli bir tepeye, taşların altına gömülmüşler. Mezarlarındaki bazı işaretler söylüyor bunu”

Avcı beş taşın altındaki beş mezarı açtığında kenarda duran kadınlara birer mezarın başına geçmelerini söyledi. Elif ve Hacer bacakları titreyerek, mezarların içine indiler. İkisi de gördükleri manzara karşısında hafif bir çığlık koyuverdiler. Her biri birer çocuk mezarının önündeydiler. Elif, on dört on beş yaşlarındaki kızın cesedinin üzerinde duruyordu. Derisi biraz buruşuktu. Göz çukurları hafif mor, saçları cılız ve kirliydi. Parmakları incecik, boğumlu, tırnakları çok uzundu. Üzerindeki elbise ise paramparçaydı. Ağır leş kokusu dayanılacak gibi değildi. Ama en önemlisi yaşayan bir insan kadar canlı görünüyordu. Sanki sadece uyuyordu.

“ Kazıkları karınlarına batıracaksınız” diye uyardı avcı. “ Biraz çabuk yapın”

Hacer bir çığlık atıp denileni yapı verdi. Bu arada avcıda kazığını saplayıp diğer mezara geçti. Elif te kazığı iki eliyle hafif yanına çekip, kızın parçalamış elbisesi altından hafifçe ortaya çıkmış göbek deliğine nişanladı. Nedenini anlayamadığı bir hisle batırmadan önce kızın yüzüne baktı ve irkilerek bir adım geri çekildi. Kız, birer kenevir boncuğu andıran sarı gözleriyle ona bakıyordu, ince kemikli ellerini uzattı ve bir şey söyledi. O an yanlarında bitiveren avcı Elifi kenara ittirip kazığı olanca kuvvetiyle kızın karnına batırdı. Kız iki eliyle göbeğini delen kazığı tutup çığlık attı. Avcı belindeki büyük bıçağını çıkartıp göğüs kafesini yardı ve kalbini çıkarttı. Mezardan çıkarken Elife kızgınca bakan avcı diğer mezarlara da girip aynısını yaptı. Kalpleri eski bir beze sarıp heybesine koydu.

Aynı yolu izleyip, değirmene geri döndüler. Sis dağılmak üzereydi. Meraktan ölmüş çocuklar onları sevinç çığlıklarıyla karşıladı. Avcı, heybesinden çıkarttığı içi kalp dolu bezi ateşe atıp yanmasını izledi.

“ Böylece tamamen yok oldular” dedi, ateşe bakarak. Sonra uzun uzun Elif’e baktı. “ Şu cadı, sanki sana bir şey söyledi gibi geldi bana”

“ Sanmıyorum” dedi Elif kendinden emin “ Ah vah edecekti belki. Beni yumuşak gördü ya. Allahtan tam zamanında yetiştin”

“ Öyle” diye arkasına yaslandı avcı “ Tam zamanında. Sonra ayağa kalkıp heybesini topladı, pelerini giydi. Camdan dışarıya baktı, yağmur dinmek üzereydi. “ Ben artık gidiyorum” dedi kadınlara bakarak. “Diğerleri birkaç saate kendilerine gelirler. Pek çok şeyi hatırlayamayacaklar. İki çocuk için üzgünüm, daha önce yetişmeliydim”

Kapıya kadar uğurladılar. Sis tamamen dağılmış, yağmur dinmişti. Bulutların arkasından güneş ışıkları cansız göz kırpıyordu. “ Ha unutmadan” dedi avcı birden aklına gelmiş gibi. Heybesinden işlemeli bakır kabı çıkartıp Elif’e uzattı. “ Bunu vermeyi unuttum. Baya eski bir şeye benziyor, böylesi kolay kolay görülmüyor artık, nereden bulmuştun bunu”

“ Bir komşudan kalmıştı, vermeyi unutmuşuz bizde kalmış, önemsiz bir şey” dedi Elif “Beğendiysen senin olabilir” dedi zoraki gülümseyerek.

“ Hayır” diye gülümsedi avcı da, heybesini sırtlayıp gitti.

Akşamı orada geçirdiler. Sabahın ilk ışıklarıyla toparlanıp yola koyuldular. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bu uğursuz yerden bir an önce uzaklaşmak niyetindeydiler. Elif oturduğu arabanın arkasında, elinde ninesinden kalma bakır kapı evirip çevirirken, bir yandan da gittikçe uzaklaştıkları değirmene bakıyordu. Mezardaki kızın söyledikleri geldi aklına.

Gülümsedi Elif, “ Tövbe tövbe” diye söylendi başını iki yanına sallayarak. “ Ondanmışım” diye mırıldandı. “ Ondan olana nasıl kıyarmışım. Bak sen cazuya…”

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *