Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Gen 2


Not: Bu öyküyü okumadan önce, KESVET adlı öyküyü okumanız olay örgüsünü kavrayabilmeniz açısından kesinlikle yararlı olacaktır.


Bölüm 1: Avcı ve Pire
Parmak uçlarından sızan hafif duman gerdiği okun tüylerine aynı bir fısıltı gibi sihrin ninnisini okuyordu. Yayın kayışı gerildikçe gerildi ve sonunda eski resimlerdeki avcıların figürünü aldığında silahı tutan sağ eli gevşedi.

Ok ne bir ses çıkardı ne de hedefinden saptı. Adeta yer çekimine meydan okurcasına dümdüz ilerledi ve hedef alındığı duvarı deldi gitti. Duvarın ardında kaybolmasının ardından iki saniye geçti ve binadan yıldırımlar fışkırmaya başladı. Sanki delicesine kaçmaya çalışan bir fırtınayı hapsetmişlerdi.

Yaylarını taşıyan diğerleri ile birlikte hızla oradan ayrıldı. Yine de avcı bunu tek başına yapabilecek kadar güçlü olmayı isterdi. Bunu düşünürken bir yandan dumanı ile bedenini sarıp sarmalıyordu. Dumanındaki sihir nesnelerin kütlelerini dinamik biçimde değiştirebilmesine yarıyordu. Bu sayede olağan dışı hızlı koşabiliyor veya bir oku aynı bir duvar delici mermi gibi fırlatabiliyordu.

Çarpışma anına kadar nesneyi neredeyse sıfır kütleye indirgeyerek hızından hiç bir şey kaybetmemesini sağlıyor, etrafındaki sarmalayan havanın da akışını bu yolla değiştiriyor ve son çarpma anında tonlarca ağırlığa fırlatıyordu. Buraya kadarı onun işiydi, geri kalan ise yine bir başkasının sihri ile vücut bulmuş yıldırım oklarına aitti.

Nayuta gibi kütle ile oynama olanağı olan üç insan daha vardı. Her birinin yeteneklerinin boyutları farklıydı ama o gece olduğu gibi vur kaç görevlerinde ortak bir başarırıları vardı. Bunun temel sebebi ormanlık alanda dördünden daha hızlı hareket edebilecek ne bir başka insan ne de makinenin olmasıydı.

Koşarlarken her adımları on ile on beş metre arası değişiyordu ve hiç ses çıkarmıyorlardı. İzleri ise takip edilemeyecek kadar hafif ve soğuktu. Üzerilerinde tüm klanın servetler harcayarak bir araya getirdiği kamuflaj kıyafetleri ile kızılötesi gözlükleri dışında tek silahları yayları ve oklarıydı.

Nayuta koşu hızlarıyla yaklaşık yirmi dakikalık mesafeden hızla yaklaşan keşif taşıtını fark ettiğinde takım liderlerinin emrini beklemeden hemen formasyonlarını bozdu ve alternatif yollardan birine saptı. Diğerleri de ayrılan Nayuta’nın bunu neden yaptığını hemen kavradılar ve sonunda dört farklı yöne dağıldılar.

Nayuta yeteneğini daha iyi kullanabilmek adına atletik yapı kazanmış bir kızdı. Bazı zamanlar anlık dahi olsa doğal kütlesinin beş katına çıkıyordu ve bedeninin bu zorlanmayı karşılayabilmesi şarttı. Aynı o anda koşarken olduğu gibi tüy gibi hafif olduğu zamanlar kadar bir şeylere zarar vermesi gerektiğinde yumruklarının veya tekmelerinin ardına tüm ağırlığını ve daha fazlasını da vermesi gerekebiliyordu. Uzuvlarının boyutları aynı kalmasına rağmen ağırlıkları arttığı için doğal olarak daha konsantre, yoğun bir yapı kazanabiliyordu. Çoğu insanın sandığının aksine yerden sıçradığında ve zirveye ulaştığında ağırlığını arttırması daha hızlı düşmesini sağlamıyordu. Aynı yükseklikten bırakılan, yüzey ölçüleri eş tüm nesneler kütlerleri ne olursa olsun aynı zaman içinde yere düşerler. Tabi Nayuta’nın bunu öğrenmesi biraz acı verici bir deneyim ile ilişkiliydi.

Makineler o ve klanını yani esyalikleri ölümüne avlarlardı. Esyalik klanı gibi başka klanlar da vardı ve pek azı onlar gibi yer yüzünde, bulutların altında yaşamaya cesaret edebiliyorlardı. Esyalikler arasında kütle, elektromanyetik ve bolca bitki odaklı sihirbaz vardı. Klan lideri de esasında bir mantar sihirbazıydı, hem de en kudretlisi. Bazıları ona mantarların birer bitki olmadıklarını izah etmeye her kalktığında sinirleri bozuluyordu ve birileri birkaç gün için kendilerini spor üretirken bulabiliyordu.

Nayuta babasının kolay sinirlendiğinin farkındaydı ama klan için her şeyi yapabileceğini de biliyordu. Gözlükleri onu takip eden bir hava taşıtının olmadığını söylüyordu ama klan topraklarına geri girmeden önce emin olmalıydı. Sınır girişlerine yerleştirilmiş tuzakları işaret eden ve babasının özenle diktiği binlerce sınır mantarından birine gözü takıldı ve uygun bir noktada kendini gizledi.

Sadağında üç ok daha vardı. Hiç bir zaman beşden fazlasına ihtiyaçları olmadığı için abartılı bir sayıda olmazlardı. Ormanda bir vahşi hayvan ile karşılaşacak olurlarsa kendilerini korumak için oklardan çok daha iyi silahları, yani dumanları vardı.

Buna rağmen bir makinenin inşa ettiği hava taşıtını dumanı ile öyle kolayca ve gürültüsüz aşağı indiremezdi. Yayına bir ok yerleştirdi ve çömeldiği kuytuda onu yavaşça gerdi. Nefes alışverişini düzenli bir hale soktu ve gözlükleri mümkün olan en uzak noktaları gösterecek biçimde ayarladı. Gözlükler aklından geçenlere direk tepki gösteriyordu. Olağan yüzeylerde ağaçlar, taşlar ve yapraklar siyah ile lacivertin tonlarındaydılar. Bazı uyuklayan kuşlar ve diğer gündüz canlıları kovuklarında birer sarı parıltı olarak seçilebiliyolardı. Kendi koşusu ile yarım saatten daha uzun bir mesafede ise kor gibi yanan kırmızı bir taşıt vardı. Taşıtın saklandığı yere ulaşması birkaç dakikadan fazla almazdı. Tabi önce Nayuta’yı nerede bulacaklarını bilmeleri gerekiyordu. Bu mümkün değildi.

Yine de kırmızı kor yaklaştıkça yaklaştı. Onu orman örtüsünn bu kadar altında koşarken görebilmiş olabilirler miydi? Hayır, daha önce duyulmuş bi şey değildi. Makineler bunu başarabilseler dahi tek bir insan için bunca emeğe girmezlerdi. Nayuta taşıtın en kötü olasılıkla tepesinden geçip gideceğini düşünüyordu.

Sonra fikir kafasında aynı taşıtın arkadan itişli motorları gibi yandı. ‘Ya yanılıyorsam?’ Yayı halen gergindi. Taşıtı vurabilir miydi? Okun ucu doğrudan ona yönelikti. ‘Makineler her şeyi analiz ederler. Saldırdığımız ileri karakolun ne gibi bir silahla zarar gördüğünü anlamadan suçluların peşlerine düşmezler. Bu da demek oluyor ki benim burada olduğumu biliyolarsa onlara ne yapabileceğimi de biliyor olmalılar. Öte yandan taşıtı vurursam ve aşağı indirirsem onu takip eden onlarcası daha bir saat geçmeden buraya üşüşürler.’

Oku gerçekten zorunda kalmadıkça bırakmamaya işte böyle karar verdi. Bekleyişi rahatsızdı. Kalbi deli gibi atıyordu. Yüzünde avına kitlenmiş bir hayvanın ifadesi vardı ama korkuyordu da. Taşıt hiç hız kesmeden tam tepesinden geçip giderken nefesini tutmakta olduğunu ancak fark edebildi. Ne kadar zamandır nefes almadan bekliyordu? Okunu sadağına geri kaldırırken birden eli parlak mavi bir dumana bulandı.

Halen yüksek olan tansiyonuna rağmen kalbi o anda tekledi. Ok yok olmuştu. Sadağında geri kalan okları kontrol etti. Yerlerinde yeller esiyordu. Sihir ile yaratılmış nesneler sadece sihirbazları öyle olmalarını isterlerse veya ölürlerse yok olurlardı. Gözünün önüne okları ona veren yaşlı Tuto’nun çok bilmiş gülümsemesi geldi bir an. En çabuk şekilde esyalik köyüne gitmeliydi.

Kütle bükücülerin sadakları esyalik köyünün sarmaşık sihirbazı Yolanez ana tarafından örülürdü. Gerektiği zaman sadak uygun noktalarına dokunularak çözülebilir ve istenen boyda uzayabilen bir canlı halata dönüşebilirdi. Nayuta elleri titrerken halatı çözdü ve dişleri ile dumanının yardımıyla ikiye böldü. Bir yarısını beline sardı ve öteki yarısını çekerek istediği boya getirdikten sonra yerden ilk bulduğu taşı ipin ucuna mümkün olduğunca sağlam yerleştirmeye koyuldu. O anda bir doğaçlama yapıyordu ve ne sarmaşığın ne düğümün ne de kendi bedeninin oluşacak gerilime dayanıp dayanamayacağına emin değildi. Daha önce buna benzer bir şey denediğinde sağ ayak bileğini kırmış, aylarca sekerek yürümüştü.

Önce karanlık orman örtüsü altından dışarıya çıkabileceği bir delik aradı. Ağaç dalları çok sık bir perde oluşturmalarına rağmen bazı boşluklar da yok değildi ve Nayuta da zaten ufak tefek biriydi. Taşı ve sarmaşığı kütlerleri ile oynayarak önce denedi. Birkaç saniyedne daha uzun dayanmazdı. Yine de bu ona yeterliydi çünkü sadece hızlanması için gerekliydiler.

Gözlerini tepesindeki boşluğa dikti ve ipi kol hizasında tutarak döndürmeye başladı. Kendisini aynı yaz festifallerinde yanan bir top ile oynayan miradon klanı dansçılar gibi hissediyordu. Taşı döndürdükçe döndürdü ve yavaşça kütlesini azalttı. bunun mümkün olduğunca yavaş yaptı.Taş ağırken belli bir kuvvet kazanmıştı ve şimdi hafiflediğinde aynı kuvvete sahip olmasına rağmen ivmesi artmaktaydı. Sonuçta döndürdüğü taş ona halen aynı ağırlıkta geliyordu ama aslında hızı artmıştı. Kütlesini geri bıraktığı anda hızını kaybetmeyecek ama yine eski kütlesine ulaştığı için kuvveti artacak, bu sayade de Nayuta’yı havalandırabilecekti. Tabi her şey istediği gibi gitmek zorundaydı. Dallara takılmamalı, doğru zamanda taşı bırakmalı ve ipin kopmayacağı bir kuvvet seçmeliydi. Havalandığında konsantrasyonunu kaybetmeden etrafındaki her hava akımının yoğunluğunu azaltmalı ve minimum sürtünme ile aynı bir hava taşıtı hızında köyüne tek sıçrayışta gidebilmeliydi.

Esyaliklere has savaş çığlığı ile makinelerin onu bulup bulmamalarını artık kafaya takmadan ipi döndürmeyi bıraktı ve o anda taşın kütlesini binlerce katına çıkardı. Bunu sadece saniyenin onda biri kadar süre için gerçekleştirdi ve sarmaşığın dayanması için bildiği tüm kadim sihirbazlara dua etti.

Kulaklarında patlayan hava ile az daha hedefinden sapıyordu. Sonik patlamayı tamamen unutmuştu. Ağaç örtüsünden çıkar çıkmaz elini ipten ayırdı ve hızlanması son buldu. Ağırlığını bir kuşun kanadına sığınmış pireninkine eş değer kıldı ve yükseldikçe yükseldi.

Yeterli yüksekliğe kavuştuğunda köyünün kurulduğu tepelik araziyi tümüyle görebildi. Elektriğe hükmetmelerine rağmen makineler gibi yaşamlarını ışıklandırmazlardı. Buna rağmen kızılötesi gözlükleri arı kovanı gibi fıldır fıldır dönen hava taşıtları ve köyünü seçmesini oldukça kolaylaştırdı. Korktuğu doğruydu. Ellerini bedenine iyice çekmişti ama beline sardığı sarmaşık halatın diğer yarısını kontrol edebildi. Orada değildi! Bunak ama tatlı Yolanez’i de mi öldürmüşlerdi? Bu kabul edilemezdi. Gökten tepelerine güneş gibi inecek ve o taşıtları bir bir yere demir külçeleri gibi düşürecekti.

Çarpışma anına yaklaşırken hava akımları ile kendini seçtiği bir taşıta doğru yöneltmeye çalıştı. Bu esnada yerden göğe uzanan yıldırımlar gördü ve ‘Savaşıyorlar, henüz hepsi ölmemiş.’ diye düşündü ve içi umutla doldu. Topraktan çıkan eller gibi dev ağaç gövdeleri uzanabildikleri her şeyi yere çalıyordu. Bazı yıldırımlar müthiş bir parlama ile taşıtlara çarpıyor ama hiç bir ciddi hasar yaratamıyordu. Düşünmeden göğe saldıranlar gençler olmalıydı. Zarar vermek için onları önce toprağa çekmeleri gerektiğini bilmeden, delice saldırıyor olmalıydılar. Bazıları daha önce hayatlarında savaş görmemişlerdi.

Aklını toparladı ve yediyüz kilometre saat hızla yumruklarını öne çekerek ve mümkün olduğunca yoğunlaştırarak bir taşıta çakıldı. Çarpma ile ne gövdeye ne de içindekilere zarar verebildi. Ancak sarsıntının verdiği anlık avantaj ona yeterliydi. Dumanı ile dört kanatlı taşıtı ağırlaştırdıkça ağırlaştırdı. Aynı nabız atımları gibi nefes almayı zorlaştıran ve kulakları yoran bir buğulu ses işitilir olduğunda motorları sustu ve hızla yere doğru seyirmeye başladı.

Nayuta zaman kaybetmedi ve son sürat ona doğru gelen bir diğer taşıta sıçradı. Aynı zıplayarak bir gölde nilüfer yapraklarında gezinen ve her konduğunda bir yaprağı suya batıran bir kurbağa gibiydi. yere düşen gemiler anında yıldırımlara boğuluyorlar ve infilak ediyorlardı.

Artık belli ki taşıtlar için birincil hedefti çünkü üzerine doğru gelen sayısız merminin ışıltısı ile geceyi kayan yıldızlara bulamışlardı. Nayuta büyük olasılıkla orada ölecekti ama mutluydu. Makinelere göründükleri kadar kolay lokma olmadıklarını her gösterdiklerinde, kaybetseler dahi, bir başka yerde başka bir klan zafer kazanıyordu. Makineler insanlar kadar hızlı çoğalmıyorlardı. Elbette ölümsüzlerdi çünkü bedenleri zarar görse dahi akılları başka bir yerde, yeni üretilmiş bedenlerden birinde tekrar can buluyordu. Bu sayede evrimleri sınır tanımıyordu ve her savaşta yeni bir şeyler öğreniyorlardı. Sıfırdan programlanmış yapay zekalar yerine defalarca dövüşerek belleklerini modifiye eden, yani öğrenen, robotlar daha ölümcüllerdi.

Sayıları çok fazlaydı. ‘Bir tane daha! Sadece bir tane daha’ diye kaç defa ölümüne atlamıştı artık bilmiyordu. Sayamıyordu. Onu korumak için uzanan ağaç gövdeleri üzerilerinde patlayan mermiler ile alev alevdi. Tüm umudun sona erdiği anda o tanıdık patlamayı işitti. Hapsedilen fırtınanın deliliğiydi bir gemiden çıkan. Sağlam bir yıldırım oku olmalıydı bu. Diğerleri de savaş alanına ulaştığına göre artık dinlenebilirdi. Öyle yorgundu ki. Tüm kasları dinlenmek, sadece bir an uzanmak için ağlıyorlardı. Düşerken bir elin onu belinden kavradığını hayal meyal seçti. “Bu kadarı yeter, artık dinlenebilirsin.”

Nayuta önce derin bir ferahlama hissetti. Sonra da uykuya dalarken daha derin bir korku. Çünkü ses her ne kadar gerçek bir insanın sesini andırsa da belli bir monotonluk taşıyordu. Ses bir robota aitti.

Bölüm 2: Av ve Kaset
Nayuta uyandığında çıplaktı. Üşümüyordu ama rahatsızdı. Elleri bağlı değildi ve ferak bir odadydı. Burnuna tuhaf bir koku geliyordu. Sabun gibiydi ama farklıydı. Daha tatlıydı, çiçekler gibiydi. Bir yarası olup olmadığını kontrol etti ve çocukluğundan kalma ayak bileği ağrısından dahi iz olmadığını fark ederek şaşırdı. Siyah saçları tertemizdi ve taranmıştı. Odaya göz gezdirdi. Bir ayna, yatak, sandalye ve kapı vardı. Aynaya bakmadı ve onu görmezlikten geldi. Belki ondan müteşekkir olmasını bekleyeceklerdi ve iyi niyetlerini bu şekilde gösterdiklerini sanacaklardı ama oldukça yanılıyorlardı. Odaya ilk giren makinenin kafasını tuttuğu gibi öyle ağır yapacaktı ki yere çarptığında yayılan yağ ve çelik tozunu temizlemek için haftalarca uğraşmaları gerekecekti.

‘Hayır, neden onları bekleyeyim ki, kapıyı kırar ve çıkarım.’ diye düşündüğü gibi kapıya normal bir robotu parçalarına ayıracak olağan tekmelerinden birini indirdi. Bir iz oluştu ama kapı bel vermedi. Tekrar ve tekrar tekmeledi. Çıkan sesi değerlendirdi ve kapının aynı nükleer santrallerdeki gibi kalın bir cepherden oluşabileceğine karar verdi. Tüm oda onu içeride tutmak için inşa edilmiş olmalıydı. Duman salgılamasına olanak veren bezlere zarar vermemiş gibiydiler. Plan B’ye geçti ve kapıyı ağırlıksız kılmayı denedi. Dumanı kapıyı sardı ama hiç bir şey olmadı. Neden işe yaramıyordu?

“Elimizde tuttuğumuz tek duman insanı siz değilsiniz bayan Nayuta.” diye cızırtılı ama gittikçe düzelen bir ses. Aslında bu bildiri yıllardır klanının başına gelen pek çok saldırıyı açıklığa kavuşturuyordu çünkü sürekli yer değiştirirlerdi. Elbette ara sıra birileri yakalanırdı ve bir daha kimse onlardan haber almazdı. Ancak en önemlisi, kapıyı neden açamadığını anlatıyor olmasıydı. Kapı başka ve daha güçlü bir kütle bükücü tarafından modifiye edildiyse Nayuta’nın elinden hiç bir şey gelmezdi.

“Ben duman insanı değilim. Bir insanım.” dedi öfkeyle.

“Dün gece on dokuz gemiye onarılamaz boyutta zarar vermekten ve bir ön karakol ile içerisindeki dört robotu öldürmekten suçlu bulunduğunuz davanızda bizzat jüri üyeliği yaptım.” dedi gittikçe sıcak ve tatlı bir ton kazanan ses. Sanki Nayuta’nın psikolojik akışını izliyor ve onun ruhuna en rahat ulaşacakları sistematiği seçmeye çalışıyorlardı.

“Kesinlikle tek başınıza değildiniz. Ancak tüm suçu üstlenmeniz halinde yakınlarınıza el sürülmeyeceğini garanti ederim. Öte yandan suçu tamaen üstlenmeniz halinde size verilecek cezayı üzülmeden telafuz etmem olanaksız olacaktır.” dedi ve mikrofon kapanmadan, bir cevap beklediğini işaret edercesine sessizce bekledi.

Nayuta’nın önceki gece okunu en son gerişinde yüzüne oturan ifade en korkunç haliyle tekrar belirdi. “Hepinize öyle bir el süreceğim ki çelik kıçınızı yuvarlatan fabrikaya sadece birer makine olmanıza rağmen ağlayarak geri döneceksiniz.” dedi.

Aynı robot sesi ona “Öyleyse daha ileri gitmeden önce birazdan size dinleteceğimiz bant kaydını lütfen dikkat ile dinleyiniz ve bitiminde en içten görüşünüzü bize bildiriniz.” dedi ve kısa bir sessizlik oldu. Bant kaydı çok cızırtılıydı ancak bariz bir şekilde birinin ellerini birbirine çarpıştırdığında çıkan şaklama sesi duyuluyordu. Bu bir alkış sesiydi. Tekrarlamasına rağmen her alkış birbirinin aynı değildi, bazen bir ton altı bazen de bir ton üstüydü. Kayıt yirmi dakika sürdü ve bir an olsun değişmedi. Öyle ki bir an için Nayuta ona işkence yaptıklarını düşünmeye başladı. Sona erdiğinde yine kısa bir sessizlik ve açılan mikrofonun hafif uğultusu seçilir oldu.

Ne diyeceğini bilemiyordu. Sanki bu kayıt çok önemliydi ya da ona bir psikolojik test yapıyorlardı. Eğer bir test yapıyorlarsa er ya da geç Nayuta’nın akıl haritasını çıkartacak ve onla oyuncak top gibi oynamaya başlayacaklardı, yani nasıl yaptıkları önemli değildi. Ancak eğer bu kayıt makine toplumu için bir değer taşıyorsa ve her yeni yakaladıkları ‘duman insanına’ dinletiyorlarsa, kesinlikle göründüğünden daha önemli olmalıydı. Kumar oynamayı seçti ve aklına gelen en yaratıcı ve doğru cevabı verdi.

“Kuzey de diğer tüm klanlardan uzak yaşayan bir grubun olduğuna inanıyoruz. Klanımdan eskiden çok gezmiş görmüş bir adamın söylediğine göre her kış, kar yağdığında, kuzey klanının yediden yetmişe her ferdi alkış tutarmış. Bu sayede normalde tehlikeli olacak çığları önceden indirir, ilerleyen aylarda daha güvenli yolculuk yaparlarmış. Ancak bu bahsettiğim gezgin adam onların söyledikleri çığ hikayesinden başka bir özellikleri olduğuna da inanıyormuş çünkü bir defasında alkış tutan yüzlerce insanın ortasında simsiyah dumanlar içinde bir adamın yoktan var olduğuna şahit olmuş. Kuzey klanının insanlarına onun kim olduğunu sormuşsa da hepsi de onu ya duymamazlıktan ya da anlamamazlıktan gelmiş. Aklıma gelen bundan ibaret.” dedi ve dudaklarını yaladı. Bunu bilerek yaptı çünkü söylediklerinin birebir doğru olduğuna inanmalarını istemiyordu. Tüm gerçeği, yaşlı adamın hikayesinin hatırladığı kadarı ile vermişse de bir nebze bilgi sakladığını düşünmelerini istiyordu.

Nayuta doğduğu günden beri yalan söyleyemiyordu. Babası bunun hoş bir hastalık olduğunu sıkça dile getirirdi. Ancak Nayuta yaşı ilerledikçe yalan söylemeyi taklit edebilmeye başladığında bu fikri değişti. Genelde insanlar üzerinde pek etkili olmuyordu ama zeki klan liderleri ile müzakereye gönderilen elçi hep Nayuta olurdu. Nayuta babasının sağlığı konusunda o anda oldukça endişeliydi.

Gittikçe insanileşen ses “Lütfen mümkünse bahsi geçen, yoktan var olan adam hakkında daha ayrıntılı bilgi veriniz.” dediğinde Nayuta zafer kazandığını biliyordu. “Ne gibi bir teminat karşılığında?” diye sordu ve ellerini göğsünde kavuşturup çıplak olmasına rağmen takınabileceği en vakur pozu takındı.

“Hakkınızdaki dava hemen düşürülecek ve kısa bir süre daha konuğumuz olarak kalacaksınız. Vereceğiniz bilginin büyüklüğüne göre de sözünü ettiğiniz klanınızın varlığına bir süre daha göz yumulacaktır.” yanıtını aldı. Bu kız için yeterli değildi. Bunlara düne kadar zaten sahipti. Eğer tüm bu konuşmadan zafer ile ayrılmazsa halen odadaki aynayı da içeren bir kaçış planı daha vardı ve onu uygulamaya koyacaktı. Hem o dakikada bile klanından geriye kalan son kişi olmadığını bilemezdi. Yani kaybedecek çok az ama kazanacak çok fazla şeyi vardı. Problem bu alkış adamın hikayesini on iki yaşından beri hiç tekrardan dinlememiş ve anlatılan adamı zerre kadar hatırlamıyor olmasıydı. Yani kafadan bir karakter atsa bile hem yalan söylemesi gerekecek, hem de büyük olasılıkla makinelerin aradığı kişiyi isabetli olarak tasfir etmesi söz konusu olmayacaktı.

“Hayır.” dedi kararlılıkla. “Önce klanımdan elinizde tuttuğunuz diğer esirleri de salmanızı istiyorum. Belki daha sonra size aradığınız adamınızı anlatabilirim.” dedi. Doğruyu söylüyordu, hatırlamak için zamana ihtiyacı vardı. “Ah, unutmadan, şöyle lezzetli bir akşam yemeği ve uygun kıyafetler de oldukça hoş olur” diye ekleyerek boş odaya göz kırptı.

Bölüm 3: Aynadaki Duman
Yolanez ana küçük kızı kucağına oturtmuş, onun da kucağında kocaman ve artık kurt yeniği olmaya başlamış bir kitap açmıştı. Kitabın ilk sayfalarıydı. Klanları ve doğuşlarını anlatıyordu. Sayfanın yarısını kaplayan bir kertenkele adamın kafası vardı. Gözleri aynı bir adamınkiler gibiydi. Yine sadece bir insana ait olabilecek gülümsemesi ile pullu yüzünde güçlü bir ifade vardı. “İlk insan neden bu kadar çirkinmiş Yollanna?” dedi kız ona. Yolanez o zamanlar daha gençti. “Neden öyle düşünüyorsun Nayuta? Belki de ona göre biz çirkinizdir?” dedi tatlı tatlı. “Bak, sana bu kitapta hiç yazmayan geçmişi anlatayım da dinle.”

“Bir zamanlar insanlar ile makineler iç içe, düzen içinde yaşarlardı. Büyük şehirlerin başlarında yarı makine yarı insan yöneticiler vardı ve mümkün olduğunca adildiler. Makineleri inşa edenler de en başta insanlardan başkası değildi. Ancak eskiden insanlar doğayı anlamazlardı. Kendi aç gözlülükleri içinde dünyayı boğdular. Makineler de bu yok oluşa daha uzun süre boyun eğmedi, ya da pek çok insan öyle olduğunu sanıyor. Daha özgür, köleleştirilmemiş makineler insanlardan işte o zaman ayrılmış olmalılar. Dünya için daha iyisini yapabileceklerini sanıyorlardı. Ancak bilmedikleri şey, bir insanın tohumunun da halen bir insan eli olduğuydu.

Denge pek çok sebepten ötürü bozuldu. Karartılmış ve bugünküsü gibi temiz olmayan bulutlar yer yüzü insanları için bile ölümcül boyutlara ulaşmaya başladı. İnsanlar güçsüz düştüler ve makineler de bugün olduğu gibi artık oksijensiz çalışan motorlara kavuştular. Aynı insanlar gibi koşullara adapte olabildiler, hem de bunu ön görülenden de hızlı yaptılar. Buna rağmen robotların bir kısmı insanlara yardım etmek istiyordu. Diğerleri de azınlık olarak bizden kurtulmayı, bir kısmı da hiç yokmuşuz gibi yaşamya devam etmeyi planlıyordu. İşte bu aşamada insanlar demir yumruk virüsünü yarattılar.

Virüs bizden kurtulmak isteyen makinelere bulaştırıldı ve onları daha radikal olmaya itti. Geri kalan oksijeni neredeyse sıfır düzeyine çekecek bir plana koyuldular. Görüyorsun ya kızım, insanlar için bu bir kumar demekti. İnsanları korumak isteyen robotlar buna razı gelmediler ve makineler arasında eşi benzeri görülmemiş bir iç savaş cereyan etti. Kaybedenler ne yazık ki insanlar oldu. Demir yumruk başarılı ama amacından sapmış bir virüs olarak halen bugün dahi aktif. Makineler sahip oldukları bu sapkın öfkeye bir mantık kılıfı uydurarak onları ortadan kaldırmak istediğimize karar vermişler. Yine de ortada hiç bir insan kalmadığında, virüs de geçmiş dönemlerde bir süre için uyku moduna girmiş olmalı.

Binlerce yıl, sadece robotlar vardı. Ta ki, duman adam gelene kadar. Onun kim olduğunu, gerçekten hangi klanın reisi olduğunu veya bu dünyadan bile olup olmadığını bilen kimse yok. Makineler onu ilk bulduklarında demir yumruk çalışmadı çünkü bu adam bir insan olmasına rağmen, aynı zamanda değildi de. Okyanusun öteskindeki adanın dev komodo ejderleri gibi bir yüzü vardı. Vücudu normal insanlar aksine duman üretebiliyordu ve dahası, hiç yaşlanmıyordu. Virüs için bu bir insan değil demekti. Ancak makineler ‘insanları geri diriltebilir ve hatamızı düzeltebiliriz’ düşüncesi ile onu incelediler ve biz klanların beşiklerini inşa ettiler. Görüyorsun ya, amaçları tamamen saftı. Duman adamın DNA’sı yardımıyla akıllarında kalan insanları geri inşa etmek istiyorlardı. Fakat daha sonra uyuyan dev uy…”

Nayuta aynı boş odaya gözlerini açtı. “Duman adam.” dedi fısıltı halinde.

Ancak bu defa odada tek başına değildi. Artık çıplak da değildi ama derisinin altındaki duman bezlerine batırılmış uzun, incecik terapi iğnelerine benzer iğneler ile önceki saldalyeye oturtulmuş, elleri de bağlanmıştı. Odadaki robot gördüğü en güçlü adamdan bile daha boylu posluydu. Neredeyse kızın üç katı olmalıydı. Esmerdi ve ağzını açana kadar onun bir insan olduğuna yemin edebilirdi. “Onun iki farklı DNA taşıdığına ihtimal vermedik. Düşüncesi bile delilikti. Beynini ve kalbini çevreleyen bir cepherin ve geri kalan dokuların da ayrı bir DNA düzeni vardı. Bir kısmı insandı, ancak geri kalanı, başka bir şeydi.” dedi.

Elinde iştah açıcı meyveler ile dolu bir gümüş tepsi vardı. Tepsiyi yatağa koydu ve diğer elindeki ikinci saldayeyi karşısına yerleştirerek oturdu. “Uzun zamandır onunla ilgili bize bir şeyler anlatabilen ilk kişisin ve affına sığınırım ama daha yaşlı bir insan bulmayı umut ediyorduk.” dedi seçilebilir hayal kırıklığı ile. Daha önce onunla konuşan sıcak robot gibi değildi. Kendi kişiliği vardı.

Yaşlı kadının sözleri kafasında yankılandı, “Bir ejder olmayı istemişti. Ancak bu sayede şeytanın yüzüne bakabilirdi.”

Aynı sözler kendi ağzından çıktıklarında kulağa komik geldiler. Esmer robot ise ağzı kulaklarında bir gülümseme ile karşılık verdi. “Şeytanın kim veya ne olduğu konusunda herhangi bir fikriniz var mı bayan Nayuta?” dedi tepsiden aldığı bir meyveyi keskin bir bıçağa dönüşen parmağı ile soymaya başlarken.

“Adımı size kim söyledi?” dedi kız babasından ona miras kalan öfkesini bastırmaya çalışarak.

“Dün bize anlattıklarından sonra tüm klanını soruşturma için gözetimimiz altına aldık. Merak etmeyniz, karşı koyanlar dışında ciddi bir zarar gören olmadı.”

Nayuta’nın beti benzi atmıştı. Tüm köy karşı koymuş olmalıydı. Ne yaptmıştı böyle. Sadece “Neden?” diyebildi.

Adam meyveyi büyük bir beceri ile sekiz dilime böldü ve bir tanesini parmağının ucu ile kıza uzatırken, “Sözünü ettiğiniz yaşlı gezginin varlığından emin olmak için tabi ki. Yoksa bize yalan söylemediğinize nasıl emin olabilirdik? Ki bazılarımız söylediğinize oldukça emindi.” dedi. Kız yenilmişti, hem de çok acı bir şekilde. “İtiraf etmem gerek, halkınız bizlere büyük zorluk çıkardı. Daha önce bu denli küçük bir soruşturma için bu boyutta kaynak kullanmamız gerektiğini hatırlamıyorum. Sanıyorum son savaş da ön saflara sürülmüş koca bir garnizonu al aşağı edebilirdiniz. Tabi bu binlerce yıl önceydi ve o zamanlar sizin dölünüz ortada yoktu bile.” dedi. Onu sözleri ile dövüyordu. Önceki sıcak tonlu sesi mumla arayacağı aklına gelmezdi.

“Hadi ama, öyle bakmayın ve lütfen şunu yiyin, kolumu daha fazla bu şekilde tutacak değilim.” dedi. Nayuta dilimi dişleri ile tuttu ve çiğnemeye başladı. Lokmayı yuttuktan sonra “Klanımızın ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir sırrı vardır.” dedi. “Sadece ben ve diğer üç üyemiz daha bu özelliğe sahip. Zaten size anlattığım kuzey klanı hikayesini ve duman adamı da bu yüzden biliyorum. Çünkü bilmemiz gerekiyordu. Yoksa her aynaya baktığımızda altımıza pislerdik.” dedi ve yapmacık bir şekilde güldü.

“Klanlara belli iki özellik verdiniz ve özgürlüklerine bir bir, kertenkele yüzlü adam tarafından, kavuşturulana kadar üzerilerinde deneylerde bulundunuz. Söyleyin bana, hiç üçüncü bir özellik gösteren klan oldu mu?”

Robot ifadesizdi. “Hayır. Üçüncül nitelikler ön görülemez bir mutasyondu. Hiç planlanmadı.” dedi diğer bir dilimi parmağına geçirirken. Ancak Nayuta onun bıçak şeklindeki parmağından kızın yansımasını kontrol ettiğini görebiliyordu. Robot dondu kaldı. Bir kıza bir de bıçağına bakıyordu. Daha sonra hızla yataktan kalktı ve odadaki aynaya doğru gidip onu söktü. İşte Nayuta bunu istiyordu. Aynadaki yüz bir kertenkelenin yüzüydü. Üzerinde iğneler olmayan, başka bir Nayuta. Kapkara dumanlara sarılı bir Nayuta. Aynanın öteki yanında hapsolmuş ve gerçek Nayuta’nın yapmasını istediği her şeyi yapmaya hazır bir Nayuta.

Bölüm 4: Kapanış
Kesvet genine sahip bir diğer duman insanın yarattığı ürkütücü yıkımın bilançosu önündeki panele yansıyan robot duygusuzca tüm bilginin gözleri önünden kayıp gitmesini bekledi. Adı Nayuta idi. Normal koşullar altında enerji üretiminde büyük katkıları olması amaçlanmış ama diğerleri gibi yine yollarından sapmış bir klanın üyesi olan genç kızın tekiydi. Rapora göre nötralize edilmiş olmalıydı ancak olay yerine ulaşıldıktan sonra dahi bir insanın tek başına tüm hayatı boyunca üretmesinin mümkün olmadığı miktarlarda duman ile karşılaşılmıştı. Yetkililer ikinci bir emre kadar bölgeyi karantinaya almışlardı.

Masa başındaki diğer yedi makine adam ona dikkatle bakmaktaydı. “Problem düşündüğümüzden daha büyük. Tasarım aşamasında kurtulduğumuzu sandığımız genler tekrar yüzeye çıkıyorlar. Hem de orijinal kaynağının sahip olmadığı bir güçle.

“Kesvet bizden bir ordu istedi. Bu kadar basit. Biliyorum, zamanında bu çok komik bir talepti. Neden tüm insanları alıp gitmesine izin vermiyoruz biri bana en doğru şekilde izah edebilir mi?” dedi.

“Çünkü bir gün bize boyun eğecekler” dedi raporları ilk okuyan makine. Ne kadar gelişirlerse gelişsinler, bu defa bizim istediğimiz olacak.”

~Devam edecek.

Gen 2” için 2 Yorum Var

  1. Güzel hikayeydi Erman, ellerine sağlık. Kesvet’in devamı niteliğinde olması işi daha da güzelleştiriyor. Yine son derece özgün bir kurgu yakalamışsın. Devamını bekliyorum. Tekrar eline sağlık.

    1. Beğendiğine sevindim ancak belirtmem gerekli ki forumdaki Demir Yumrık kurgusuna yakınsayan bir hikaye yazmaya özen gösterdim. Koyubeyaz’ın ilk yazdığı birkaç oyun kuralı başlığını uzun uzun inceledim diyebilirim. Kesvet’i ilk yazarken aklımda “bilim ve sihrin savaşı” temasını işlemek vardı ve Demir Yumruk bunu yapmayı benim için oldukça kolaylaştırmaktaydı. Okuduğun için ayrıca teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *