Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Harekât-ı Put

(Hikâyenin sonuna bazı kurum ve kavramlarla alakalı bir sözlükçe eklenmiştir)

HAREKÂT-I PUT

(Miladi 1213 Ocak / Hicri 609)

(Sultan İzeddin Keykavus’un, Engürü’de kardeşi Alaaddin Keykubad’ı Kuşatması)

(Rum Selçuklu Devleti, Anadolu bozkırları, Engürü)

1. Konya’dan Gelenler

Âl-i Selçuk saltanatının hüküm sürdüğü senelerde, saltanat kavgası pek de eksik olmazdı ki devlet küffarla cenk ettiği kadar şehzadeler ve onlara arka çıkan ümeralara karşı da cenk ederdi. İşte bunlardan biri de Sultan İzeddin Keykavus devrinde vuku bulmuştu. Sultan, İznik Rumlarının hükümdarı Laskaris ile yaptığı barış görüşmelerini neticelendirmesinin ardından, Engürü Kalesi’ne sığınmış bulunan kardeşi Alaaddin Keykubat üzerine yürümüştü.

Emirlere ve subaşılara fermanlar göndererek Konya’ya topladığı at biner ok çeker çerisiye birlikte, muhasaraya yarayan aletleri, yakıcı ve yıkıcı kuşatma silahlarını da alarak Engürü Kalesi’nin kapılarına dayanmıştı. Sanki devlerin ellerinden fırlar gibi mancınıklardan atılan taşlarla kale surları harap olmuş, cesur beylerle emirlerin askerleriyle duvarlara hücum edip karşı tarafın ümerası ve pehlivanlarına karşı sırt sırta çarpışmalarıyla, beylerin beylerle kılıç tokuşturup mızrak savurduğu mübarezeleriyle kuşatma kara kışın bastırmasına dek sürmüştü. Kış yaklaşanda Sultan’ın emriyle surların dışında askerler ve hayvanlar için evler, barakalar inşa edilmiş hatta o dereceye varmıştı ki şehrin karşısına bir medrese dahi yaptırmaya niyet ederek inşasını emretmişti. Konargöçer ceddinin oba çadırlarındaki ahalisinin şehir muhasaraları gibi cenk edip ve kılıç zoruyla alamadığı kenti açlık zoruyla elde etmeye niyetlenmişti.

İşte o esnada, geçici olarak sultanın idare işleri kuşatma mahalline taşınınca, belli zamanlarda Konya’dan o tarafa sair kalem ehlinin gidip gelmesi söz konusu olmuştu. Sultanlığın berid işlerine bakan, istihbarat meselelerinden sorumlu “Berid Teşkilatı”nın ileri gelenlerinin Engürü Kalesi’nin karşısındaki Selçuklu ordugâhına çağrılmalarının nedeni buydu. Sahib-i Berid Süryani Gabriel ile Sahib-i Katib-i Beridiyan Baykuş Hasan Çelebi, beraberlerinde sarayın gulamhanesinden beşi eğitim devresinde çocuk, yedisi nizami on iki gulam, yolda rastlayıp köle niyetine gulamların arasına dâhil ettikleri bir çocuk ve eğitimde olan gulamlardan sorumlu olan gulamhane babalarından Süleyman Er-Toğrul Baba ile birlikte, Engürü yolunu tutmuşlardı.

Kafilenin önünde Süryani Gabriel at sürmekteydi. Mardin Süryanilerinden olup çok ufak yaşlarda önce Mardin’deki Artuklu sülalesinin hizmetkârları arasındayken Eyyubiler’in artarda saldırıları esnasında Konya’ya gelip gulam olmamasına rağmen sarayda vazife almıştı. Muhabere ve berid ile ilgili konularda bilgili oluşu, tüccar olan babası nedeniyle birçok yerde tanıdığı ve haber kaynağı olması nedeniyle önce Berid Teşkilatı’na yerleştirilmiş, dini mensubiyetine bakmaksızın saltanat yararına daha erken yaşlarda faydası görüldüğünden 25’inde Sahib-i Beridlik makamına dek yükselmişti. Kendisine şimdiden devletin bir nice beyine emirine rağmen şan ve nam kazanacak, kabiliyeti ile devleti ayakta tutacak, çekemeyenlerinin sürüsüne bereket olduğu bir beridçi olacağı nazarıyla bakılmaktaydı. Saçları daima traşlı gezer, pos bıyıklı, esmer çehreliydi.

Gabriel’in hemen yanında Baykuş Hasan Çelebi at sürmekteydi. Uğursuz sıfatlı olarak nitelendirilen, kara kuru, çelimsiz, koca koca gözleriyle tezat küçümen kafası ile bir görüşte unutulmayacak bir çehreye sahipti. Gabriel’le aynı yaştaydı, yirmi beşindeydi. Tüm zamanın bey konaklarının, medreselerin kütüphanelerinde geçirir, pek insan içinde gezmeyip tüm gün okur, yazardı. Gamlı gibi görünürdü ancak ne düşündüğünü kimse bilemezdi. Kendisi için “teşkilatın aklı” veya “teşkilatın direği” de derlerdi ki teşkilatın ikinci adamıydı, deyim yerindeyse perde arkasıydı. Sultan III. Kılıçarslan devrinden beridir teşkilattaydı. Görünüşünün ve garip davranışının nedenini, yirmisinden evvel Sivas yakınlarında bir göçer obasının medet umduğu, ahalinin de etrafında toplanıp sıkıntı yarattığı bir cadı karının hanesini yaktırıp, kadını sürdürmesine bağlarlardı. “Üstünde cadı bedduası vardır, kimin yanında yöresinde dolaşırsa ölümünü çağırır…” derlerdi. O yüzden yolculuklarındakiler ondan yana pek bir huzursuzlanıyor, başlarına bir bela gelmeden yolculuğu atlatmaya bakıyorlardı.

Bunların ardında, ismi zikredilmeye değmez, her biri mızrak ve kılıç kullanır ve idareden ziyade silah kullanmaya meyilli, Sultan kapısında nevbet tutmaya yarar altı pür silah ve pusatlı gulam at sürmekteydi. Onları ise henüz eğitimleri süren altı gulam ile bunlardan mesul Süleyman Er-toğrul Baba takip etmekteydi. Bu yetişmekte olan çocuk yaştaki altı gulam ileride sayısız hikâyelere ve söylencelere konu olacak olan, Celaleddin, Behram, Muhiddin, Mesud ve Malik’ten başkası değildi. Köle niyetine yolda bir beladan kurtarıp yanlarına kattıkları, Celaleddin’in atının yularını tutmuş yürütülen ise Selman isminde bir başka çocuktu. Beşi bir şekilde aynı dönemden olduklarından hem tanışıyorlardı hem de iyi arkadaşlardı.

Celaleddin Arslan, on beş yaşındaydı. Diyar-ı Uç Türkmenlerindendi. Devlete asi gelen Karakuş oymağına baskın veren Dar-us Sugr subaşısının askerlerine bir yaşını geçkinken esir düşmüş, sarayın gulamhanesine hediye edilmişti. Ortaya yakın boylu, suratı sivri gibi esmer çehreli, siyah saçlarını gulamlık töresine göre tek örgü yapmış, Türkmen arasından geldiğinden, diğerleri kendisine cahiliye itikadlı gözüyle bakmasın diye zamanını duayla, ibadetle geçirdiğinden akranları ve “baba”sı tarafından “Zahid” lakabı takılan, kendi halinde alelade bir çocuktu. Ancak ciddi yapısı ve dersleri öğrenmedeki başarısıyla dikkat çekmişti. Kafası zehir gibi işlerdi lakin çok sivrilmemek için kendini geri çekerdi.

Behram Böri ise, on üç yaşında, ince yapılı, kuru yüzlü, tilki suretli, saçları sarıya yatkın ve katip gibi traşlı, siyah gözlü bir çocuktu. İsfahan Acemlerindendi. Küçük yaşta esrarengiz bir mektup ile Konya sarayına gönderilmiş ve gulamhaneye alınmıştı. Farisi ve Türkî lisanı iyi konuşan, başkaca lisanlarında okunup yazılışını kolayca anlayabilen, saray adabından haberdar iyi yetişmiş bir çocuktu. Bulunmaz nimet addedilip gulamhaneye alınmıştı.

Muhiddin Buğra ise yaşıtlarına göre bir hayli uzun olduğundan (ki ikinci ismi Buğra (erkek deve) bu yüzden kendisine verilmişti) Uzun Muhiddin diye anılan, kumral benizli, kara gözlü, on bir yaşında bir çocuktu. Aslını neslini bilen yoktu, kendini çok küçük yaşta Konya’nın Esirciler Pazarı’nda bulmuş, uzun boyu nedeniyle iyi gulam olacağı düşünülerek Gulamhane’ye alınmıştı. Ancak Türki lisan ile konuştuğundan bir başka asi Diyar-ı Uç Türkmenlerinden olduğu tahmin edilmekteydi. Sessiz, sakin, etliye sütlüye karışmaz, denileni yapar bir çocuktu.

Mesud Tonga, kızıl rengindeki saçlarından ötürü “Kızıl” lakabıyla anılan, iri kıyım dev görünüşlü, soluk benizli, çakır gözlü bir çocuktu. On beş yaşındaydı. Vareng diyarından hediye getirilmiş Vareng-Saklab asıllı kimilerinin Rosi dedikleri kavmiyetten bir köle olup, iri yapısından ötürü gulamhaneye alınmıştı. Diğerlerinden evvel bir sefere iştirak ettiğinden erkenden silah taşıma müsaadesi verilmişti. Teberdar gulamlara dâhil olmak isteyip çift ağızlı orta boy bir balta taşımaktaydı. Bu sefer esnasında kan dökmüşlüğü vardı ki insan canına acımaz, insandan karıncaymış gibi bahseden tuhaf bir çocuktu.

Malik Pars, ekibin içinde acayip huylarıyla en ziyade sivrilen, haşarı, on dört yaşında bir çocuktu. Lakabı “Aba”ydı ki bu şekilde anılmasının enteresan bir nedeni vardı. Aslen Konya şehrindendi ancak bir şekilde sarayın gulamları arasına kaydettirilmişti. Daha o yaşta hovardalığa, eğlenmeye meraklıydı ki sarayın şaraphanesinden mesul şarabdar-ı has’a bağlı hademelerden birini ayartıp şarap içmişliği, emirlerden birinin hizmetindeki kölelerden birini sıkıştırıp kızı nasıl ayarttığını arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatmışlığı vardı. Sultan İzeddin’in tahta çıkmasına yakın Konya’da o tarihlerde henüz mevcut bulunan Eski Hamam’a arkadaşlarıyla bahse tutuşması üzerine kadın kılığında girip çıkınca, “abla” yahut “kızkardeş” manasında yerel söyleyişte kullanılan “aba” kelimesini Malik’e lakap olarak takmışlar, Konya kadınlarının deyişiyle “Malik Aba!” diye seslenir olmuşlardı.

Yolda rastlayıp gulamhanede yetiştirme niyetiyle yanlarına aldıkları Selman ise 11 yaşında olmasına rağmen, Kızıl Mesud’dan daha iri yapılı ve koca göbekli, dev suretinde bir acayip çocuktu. Esbikeşan tarafında, yabanda yalın ayak başı cavlak dolaşırken rast gelmişlerdi. İlk başta görünüşünden ürküp cin-peri sanılmış, gulamlar kılıçlarını çekerken son anda kendisini Celaleddin’in atının önüne atıp yere kapanınca, sahipsiz köle sanıp efendisine teslim edilmesi için bağlanıp bölgedeki şahneye teslim etmek istemişlerdi. Farisî olduğunu söyleyen Selman, Türkî lisanı da bildiğini söyleyerek köle olmadığını, babasıyla bu yana gelirken eşkıyaların saldırısına uğrayıp ancak kendisini kurtarabildiğini anlatınca köle olmadığına ikna olmuşlardı ki avam Farisi lisanına göre oldukça ağdalı bir Fars aksanında konuşmasına bakılırsa katipler çevresinde yetişmiş olmalıydı. Başkaca bir şey de anlatmasına lüzum görmeden faydası görülür diye gulamhaneye kaydetmek üzere yanlarına almışlar, usül gereği ilk seferlerine çıkan gulamlardan aşağı seviyede olduğundan yürüyerek kafileye eşlik etmek zorunda kalmıştı. Kendisini taşıyacak denli iri bir atı o civardan tedarik edememişlerdi ancak iri yapısına rağmen Selman’ın yorulmak bilmez yapısı nedeniyle at tedarik etmeye ihtiyaç duymamışlardı. Selman, sıra sıra yeniyetme gulamlarının atlarının yanı başında yürümekteydi.

Kafile günler geceler süren bir yolculuğun ardından Gölhanı yakınlarında bir kervansarayda konakladıklarında, beridçiler bir yana, gulamlar bir yana, çocuklar bir yana yanmakta olan ocakların başına oturmuşlardı. Hava kararmaya yakın içerideki kandiller yakılmış, çorbalar kaynayıp ve bulgur pilavı dökülende her biri karınlarını doyurduktan sonra tekrar bulundukları köşelere geçmişlerdi. Beridçiler ile Er-Toğrul Baba ne konuşur bilinmezken, gulamların manalı manalı sırıtmalarıyla kim bilir hangi netameli, günah dolu şeyleri konuştuğu az çok tahmin edilmekteydi. Mesud dışında henüz silah taşımalarına izin verilmemiş ancak şartlar gereği at binmelerine destur verilmiş olan yeni yetme gulamlar ise çocuk kafalarının ürünü hayaller âlemine dalmışlardı. Yazgılarından ötürü hiç biri annelerinden masallar dinleyememişse de çocukluk dönemine has hayaller ve sanrılarla her çocuk kadar hemhal olmuşlardı. Selman’ın haricinde her biri oldukça ufak yaşlarda gulamhaneye getirildiklerinden, Mesud dışında hiç birinin şehir dışına çıkmışlığı yoktu. Mesud ise Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev asker topladığı sıra daha eğitim dönemlerinde iyi silah kullanır diye ufak yaşına rağmen Er-Toğrul Baba’nın da teşvikiyle sefere gönderilmiş, Alaşehir Muharebesi’ne katılmıştı. Askerin yağma gayesine düşüp, Bizans’a bağlı Frenk süvarilerinin baskın verip Sultan Gıyaseddin’in başına üşüştükleri sıra, Kızıl Mesud yaşına başına bakmadan kendi memleketine has çift ağızlı koca teberini çekip böğürerek Frenklerin üzerine atılanda her birini dağıtmaya muvaffak olmuştu. Gerçi Sultan’ın cenazesinin kurtarılması esnasında bu muvaffakiyeti gümbürtüye gitmişti ancak o yaşta olmasına ziyadesiyle kan dökücü ve gaddar olması, savaşırken ağzından köpükler saçması kendinden büyük gulamlar arasında dehşet ve ürperti ile anlatılmıştı.

Her biri çocukluk çağını henüz terk etmek üzere yahut hala çocukluk çağındaydı, ancak hepsinde ilk defa büyüdükleri yerden bu kadar uzakta olmanın verdiği bir macera hissi hâkimdi ve hayal güçlerine has türlü çeşit heyecanları yaşamaktaydılar. Zaten hem dil bilirler hem işe yararlar diye gulamhanenin en güvenilir, en umut vaat eden yeni yetmelerini seçip sefere dâhil etmemiş miydi Er-Toğrul Baba? Bu onların ilk seferleriydi ve biliyorlardı ki dönünce daha kılıç taşımadan evvel ata bindikleri için öteki gulamlar arasında itibarları artacaktı. Her birinin anlattıklarına tarifsiz bir özenme ile gıpta edecekler, ağızlarından çıkacak her kelimede yeni bir şeyler bulabilme, Konya’nın ovalarının ötesindeki kocaman dünyanın sırları ve harikalarına dair bir nice gariplik görebilmek için kulaklarını dört açacaklardı. İşte bu nedenle her biri daha şimdiden kafasında bu kısa seferi adeta İskender-i Yunani’nin büyük seferi gibi hikayelerle, destanlarla kafasında kurmuştu. Kimi ovada görülüp kaybolan her nasılsa sağ kalabilmiş bir ejder gördüğünü söylüyor, öteki gece vakti konaklamaları esnasında bir pınardan gelen peri kızlarının gülüşmesini anlatıyordu.

Ocak başındaki konuşmaları döndü dolaştı, iki gündür kendilerine iştirak eden ve kısa molalarda dahi pek ağzını bıçak açmayan Selman’a geldi. Kervansaray’a gelmeden evvel Baykuş Hasan Çelebi’nin Selman’a bakıp: “Sureti de Ehirmen gibi, Elburz dağlarından çıkıp gelen Ehirmen soylu devlerden misin?” diyerek müstehzi bir ifadeyle sorduğu sorunun ardından çocuklar Selman’a “Ehirmen” diye lakap takmış, o da böyle seslenmelerine hiç ses etmemişti. Bilâkis böyle korkutucu bir putun ismiyle anılmak hoşuna gitmiş gibiydi. Kendi gulamhane babalarından gayrı baba tanımadıklarından Ehirmen Selman’a eşkıyaların öldürdüğü babasını sormuşlardı, o da o yolculukta bir şekilde samimiyetlerine güvendiği gulamlara aslında yalan söylediğini itiraf etmek durumunda kalmış, kendisinin burada bir kapı bulduğunu ve ne olursa olsun bir şekilde hayatını burada sürdürmesi gerektiğini söylemişlerdi. Çocuklar, aralarında kavilleşip sırrı saklayacaklarını söyleyince anlatmıştı gerçek hikayesini:

“Ben aslen Deylem dağlarından geldim. Alamut kalesine bağlı Gazor Han köyündenim. Bizim oralar hep Haşhaşi köyüdür. Dedelerimden birisi, sabık Alamut şeyhi Hasan Sabbah’a Fatimi halifesinin hediye olarak gönderdiği on iki Sudan’lı zenciden oluşma, devlere benzeyen muhafızlarından biridir. Babam melezdir. Ben de melez sayılırım. Babam Merv’e yerleştiğinde Harezmşahlar’ın Berid Teşkilatı’na katılmıştı, ben de onunla gezdim. Haşhaşiler arasında çok gezdim, kalelerine girip çıktım. Bana cenk etmesini, adam öldürmesini de öğrettiler ama ben babamdan yeminliydim. Harezmşahlar adına beni kaleye yerleştirmişti ki ben orada yükselip şeyh’in makamına dek çıkacaktım, böylece tüm tarikatı Harezmşah hakimiyetine bağlayacaktım. Adam öldürmüşlüğüm de vardır ancak bunlar vazife icabı yaptığım şeylerdi, çocuk yaşıma rağmen suikasta gönderdiler beni yine. Yakalandım, idam edilecektim. Babamı bile göremeden Harezmşah diyarından kaçtım. Kalsam tüm vazife boşa giderdi: “Harezmşah hakimi niye bu katili korudu kesin bu aramıza sokulmuştur” diyeceklerdi. Babama bile görünmeden kaçtım oradan buraya kadar geldim. Nereye giderim, nerede kalırım bilmem, bir kapı burasıdır artık.”

Behram:

“Sen Berid deyince babamı ben de hayal meyal hatırlarım. Ancak saraya yazdığı beni de birlikte gönderdiği mektubunu halen saklarım. Dedem Maişah ve babam Ferdnur, aileden beridçiymiş. İran saraylarında geçmiş ömrümüz. Dedelerim Samanoğulları’na, babam ve amcalarım Selçukîlere ve Harezmşahlar’a hizmet etmiş. Beni ondan ufak yaştan kendilerine göre yetiştirmişlerdir ki hayal meyal de olsa hatırlamaktayım.”

Kızıl Mesud, hiç istifini bozmayarak, buz gibi gözlerini yanan ocağa dikip:

“Ben pek çok şeyi hatırlıyorum. Annem aşağı tabakadandı. Köle. Babam Vareng yiğidiydi diye hatırlıyorum, halen gözlerimin önündedir. Başka bir Vareng grubu kaldığımız köyü basmıştı. Beni de götürdüler. Miklagard’ı gördüm, Konstantinopolis de derler. Kayser-i zemin! Yaşım küçüktü ve Kayser-i Zemin’e daha Latin’ler gelmemişti diye hatırlıyorum, çok görkemliydi. Muazzam bir kalabalık, her milletten çeşit çeşit insan vardı. Sonra yine yollardan geçtik. Benimle gelenlerin çoğu hastalıktan kırıldı. Konya’ya bir ben sağlam vardım beni de gulamhane’ye aldılar.”

Er-Toğrul babanın yatıp uyumaları için seslenmesiyle, sohbetleri yarıda kesilmişti. Engürü denen yere çok yaklaştıklarını, sabaha erkenden Sultan’a varacakları için tez yatıp uyumalarını söylemişti. Odalardan birine çıkıp bir başka ocak etrafında serili döşeklere girer girmez türlü düşle, hülya ile her birisi uyumaya başlamıştı.

2. Kar Baba Dedikleri

Yaman bir kar yağışı ve dondurucu bir soğukla birlikte varmışlardı Engürü Kalesi’ne. Ta Konya’dan beri karla kaplı beyaz ovalar burada da kendilerini karşılamıştı. Çeşitli muhafızların ve gulamların arasından geçip görkemli sultan otağının önüne gelmişler, nizami gulamlarla ve Er-Toğrul Baba ile birlikte beklerlerken, Süryani Gabriel ile Baykuş Hasan Çelebi otağa girmişlerdi. Soğuktan uzuvları buz kesmek üzereyken beridçiler kafilenin yanına gelerek kendilerini takip etmelerini söylemişti. Sultan’ın emri gereği normal gulamlar ve yeni yetişen gulamlar, beridçilerle birlikte kalacak, nizamiler güvenlikten sorumlu olurken, yeni yetmeler ise beridçilerin getir götür işlerine bakacaklardı. Ama öncelikle işleri halletmek için askerler gibi bir barakaya yerleşmeleri icap ediyordu ki Sultan’ın demesine göre Engürü’nün dışında ufak bir köyde bir boş bina mevcuttu.

Mezkur binaya yerleşmek üzere kafile yeniden yola revan olmuştu ancak kaleden çok uzaklaşmadan muazzam beyazlığın ortasındaki tek tük hanelerden ibaret sessiz bir köye yaklaşmışlardı. Köyün ardında dağı andıran muazzam bir tepe yükselmekteydi ki siyah siyah mağara ağızları dikkat çekmekteydi. Köye yaklaşmaya başladıkları sıra evlerin önünde bulunan beyaz beyaz heykeller acayiplerine gitmişti. Sonradan daha da yaklaşınca bunların kardan yapılma ademe benzer putlar olduğunu, dallarla kolları yapılıp, kömür parçalarıyla suretlerinin nakşedildiğini görmüşlerdi. Burun niyetine de havuç eklemişlerdi. Tek bir tane olsa dikkatlerini çekmeyecek bu acayip adeti, her evin kapısının önünde görünce oldukça garip bulmuşlardı? Bu zamanda Anadolu’da halen böyle uluorta put diken kalmış mıydı?

Batıl inançlardan ziyadesiyle tiksinen ve falcı görse öldürmekten çekinmez, keferenin Engizisiyon cellatlarını aratmaz Baykuş Hasan Çelebi, putları göstererek Gabriel’e imalı bir şekilde sordu:

“Sizinkilerin böyle kapı önüne put dikme âdeti var mıdır Gabriel?”

Gabriel, Mardin Süryanileri’ne has şivesiyle:

“Bizde böyle kardan put yapma yoktur! Bunlar ne köyü belli değil… ”

Köydeki evlerden yaşlı bir adam çıkıp, tökezlene tökezlene onlara yaklaşanda her biri ona dikkat kesilmişti. İhtiyar önlerine varıp İznik Rumlarının konuşmasını andırır bir aksanla selamlayınca, selamına karşılık verdiler. Gabriel, Sultan’ın adamları olduğunu söyleyip köydeki boş bir binanın kendilerine tahsis edildiğini söyleyince, evlerin biraz ilerisindeki taştan, iki katlı, en üst katında kuleyi andırır bir kısmın olduğu bir binayı işaret etmişti ihtiyar.

Baykuş Hasan Çelebi, Gulamhane’de öğrendiği akıcı ancak kendi söyleyişiyle bozulmuş bir Rumcayla sordu:

“Burası Hristiyan köyü müdür?”

“Ta eskiden beri Hristiyan köyüdür beyim. 9 hane, Rum’uz.”

“Bu kapılarınızın önündeki kardan adem suretinde putları yapma gayeniz nedir? Hristiyanlarda böyle adet var mıdır?”

“Hristiyan adeti değildir beyim, atadan dededen kalmadır. Bizim buralara evvelden bir cin musallat olmuştur, ahalinin çoluğunu çocuğunu kaçırıp öldürmüş bir canavardı. Evvelden bunu put sayıp kurban verirlermiş. Çok eski zamanda bu cin birçok yerde görülmüş en son buraya yerleşmiş. Çok sıkıntı vermiş insanlara. Sonra bozkırdan Kar Baba diye bir ermiş çıkıp gelmiş. Kışın ortaya çıkmış, tepeden tırnağa karlar içinde, bu cini mağaralara hapsetmiş. Biz de bu civarda o gelmesin diye Müslüman olsun Hristiyan olsun evlerimizin önüne ta evvelden beridir Kar Baba’nın suretini yaparız ki o zalim put gelip bize ilişmesin.”

Anadolu’nun pagan yahut putperest inanışlarından oldu olası hazzetmez Baykuş Hasan Çelebi ihtiyara bağırmaya başladı:

“İslam mülkünde böyle cahiliye âdetiyle iş mi görülür? Şimdi bu putları yıktıracağım, karşı çıkarsan kellenden olursun böyle bil!”

Baykuş Hasan Çelebi, beli silahlı yedi nizami gulama dönerek putları yıkmalarını emrettiğinde, gulamlar atlarından inerek evlerin önündeki kardan putları devirmeye başladılar. Ahali sesleri duyup evlerinden dışarı çıkıp söylenmeye başlayınca, ihtiyar yanlarına giderek seslerini çıkarmamaları anlamında bir uyarıda bulununca her biri yüzlerinde korkunun binbir alametini gösterir bir şekilde evlerine girip kapılarını örtmüşlerdi. Gabriel ile Hasan Çelebi’nin ardından bir dönemler karakol niyetine inşa edildiğini düşündükleri taştan iki katlı binaya girdiler. Dışarıdan taştan merdivenlerle üstteki kata çıkılan binanın giriş katına nizami gulamlar yerleştirilirken, ikinci katına berdiçiler ile beridçilerin ayak işlerini halledecek, yeni yetme gulamlar yerleşmişti. Boş binanın her iki katı için dört adet ocağı kuşatma alanından getirtip, döşekleri sermelerinin ardından hummalı bir çalışma faaliyeti başlamıştı. Kah yeni yetme beridlerden biri haberci olarak çeşitli beylere, emirlere haber iletmiş, kah bunların kendi saileri ve münhileri taş binaya gelmişlerdi. Havanın kararmasına yakın kuşatma alanından en son gelen bir habercinin ardından, Gabriel ile Hasan Çelebi yeni yetme gulamların köyün girişinde bir müddet nöbet tutmaları gerektiğini, Sultan’ın bizzat berid işleriyle ilgili olarak gizlice binaya geleceğini söylemişlerdi.

Böylece yeni yetme gulamlar, bir ocağı da yanlarına alarak köyün girişindeki evlerden birinin saçakları altındaki duvar dibine yerleşerek ocağı yakmışlar, civardan da kafi miktarda çer çöp parçaları ve ağa dalları toplamışlardı. Sarayın kendilerine tahsis ettiği kalın abalarına sarınarak Konyalıların deyimiyle “sekten kıçı dibi dibi oynar” misali dip dibe oturmuşlardı. Hava iyice karardığında korkulu düşleri zihinlerinde vücut bulmuş, her biri soğuktan ziyade korkulu hikâyelerin bahislerinden titremeye başlamışlardı. İçlerinden yalnızca Kızıl Mesud silahlı olduğundan en fazla ona güveniyorlardı ki buz mavisi gözlü soğuk bakışlı bu gulam olmasa ne hallere düşeceklerini hayal edip daha fazla korkmuşlardı.

Sessizliği bozan, bu korkulu halleriyle dalga geçmek isteyen Malik Aba’ydı. Hiçbir haşarılık fırsatını kaçırmazdı ki bazen gulamhanede geceleri korkulu hikayeler anlatıp yeni yetmeleri korkudan telef ederdi. Konyalı olduğundan, babasını hayal meyal hatırlasa da Konya kadınlarının ocak başlarında anlattığı korkulu hikayelere ve çocuk kaçıran cadılara aşinaydı. Birkaç meselden bahsedip, iki-üç rivayeti ballandıra ballandıra anlatırdı da hikayelerini dinleyenler geceleri abdesthaneye bile gitmeye korkar, sabah ezanı vaktine kadar yorgan altında kıvranır, sanki yorganın dışına çıksalar ellerini ayaklarını kapacak gulyabanilerin kör karanlıklarda dolaştıklarını zannederlerdi.

İşte Malik Aba, yine fırsatını bulunca korkulu mevzulardan bahsetmekten çekinmemişti:

“Kör karanlıkta kaldık burada. Artık ecinniler mi gelir, gulyabaniler mi?”

Celaleddin, Malik Aba’nın böğrünü sertçe dirsekleyerek:

“Kes sesini! Akşam akşam anma şunların adını! Zaten bir an önce Er-Toğrul Baba’ların yanına dönmezsek ecinnilere bırakmadan soğuk halleder bizi!”

“Korkma Zahit! İki dua okursun kaçırırsın alayını! Hiç yoktan Mesud var, baltasını savurdu mu hiç biri kalmaz! Yalnız latife yapmıyorum. Hasan Çelebi ile köyün ihtiyarının konuşmasını dinlediniz mi?”

Selman:

“Rumcam yoktur, size öğretmişlerdir bilirsiniz tabi.”

Celaleddin, müstehzi bir ifadeyle:

“Bize gulamhanede Rumca öğrettiler öğretmesine ama en fazla yer yön sormaya yarar. Behram’ın ağzı da yatkındır lisan bilmeye o da iyi bilir. Ama bu Aba’nın Rumcası bizden iyidir. Konyalı rum kızlarına çeşme başında laf atıp yüzlerini kızartacak denli iyi bilir hem de!”

Malik Aba:

“Madem öyle Behram sen şahitsin. O ihtiyar “Kar Baba” diye bir şeyden bahsetmedi mi? Cin mi ne varmış mağaralarda?”

Celaleddin, ona kızar gibi mukabele ederek:

“Rumcamız yok salla sallayabildiğin kadar!”

Behram, evlerin önündeki kardan put yıkıntılarını göstererek:

“Yalan söylemez Zahid. Ben de duydum, anladım dediğini. Bu mağaralara karla kaplı bir ermiş, buralara zarar veren bir cini hapsetmiş. Burada Müslüman, gavur ne kadar insan yaşıyorsa her kar zamanı evlerinin önüne kardan adem suretinde bu putları yaparlarmış dedi. Putperest adeti bu diye Hasan Çelebi de yıktırdı hepsini.”

Celaleddin:

“Ne saçma şey. Karla kaplı ermişmiş, mağara ciniymiş… Hiç duymadım.”

Malik, ukala bir tavırla:

“Duymazsın tabi, kaç kere geldin buralara? Her yerin cini şeytanı farklı. Misal bizim Konya’da bir Elikıllı vardır. Tüylü tüylü bir şey, gece uyumayan çocukları korkutur derler.”

Selman, diğerlerinden aşağı kalmamak için:

“Elikıllı diye öcü mü olur? Bizim orada Elburz dağlarının yücelerinde gezinen perilerin, Demavend dağında böğüren devlerin hikâyelerini anlatsam korkudan sabaha hiç biriniz sağ çıkamazsınız!”

Kızıl Mesud, hiç soğuk ifadesini bozmadan, gözlerini ocağın ateşine dikmiş bir vaziyette:

“Sizin dediklerinizin hepsi masaldır. Çoluğu çocuğu korkutmak için uydurulmuştur… Bizim oralarda upir derler bir acayibe vardı ki görüp duysanız ödünüz bokunuza karışır. Öyle hikaye falan değil hakikattir. Beni köle diye aldıklarında, daha Kayser-i Zemin’e varmazdan evvel, bizim memleketten çıkmadan bir köyde konakladığımızda gördüm. Köyden birinin kızı ölmüş, kiliseye koymuşlar. Gece uyurken papazın çığlıklarıyla uyandık. Bir baktık papaz delirmiş, kiliseden dışarıya uğramış. Kilisenin mahzenlerinden bir şey kalkmış geliyor. Derisi kireç gibi bembeyaz kesmiş, tırnakları uzamış, dişleri taşra çıkmış, kızıl gözlü bir mahluk! Upir derler. Bir mahalli mesken tutanda çoluğa çocuğa musallat olur, kanlarını içer bir hortlak! Dualar okuyarak yaklaşmayı denediler, biri bile kuvvet getiremedi, kızı zaptedemediler. En son bizi bağlayan kölecilerden biri mızrağıyla kilisenin duvarına sapladı, ardından ateşle yaktılar upiri. Bir anda küle dönüştü gözlerimizin önünde! Sanki hiç var olmamıştı!”

Kızıl Mesud’un anlattıklarıyla her birinin sesi soluğu kesilerek sırtlarını verdikleri karanlığı uzun uzun dinlemişlerdi. Soğuğun içlerine işlediği sıra o dipsiz karanlığın içinde arkalarından parlayan, yıldırım düşmüşçesine ortalığı bir anlığına aydınlatan tuhaf bir ışık huzmesi gördüler. Sessizliği yırtan ne idüğü belirsiz bir kulakları tırmalayan bir çığlık sesi yeri göğü tutmuştu. Işık sönüp gittiğinde çığlık da belli belirsiz kaybolup gitmişti.

Sanki soğuk şiddetini arttırmış, karanlık daha da koyulaşmış, rüzgarın tüyler ürperten uğultusu kulaklarını tırmalamaya başlamıştı. Gecenin ortasında yalnız kalmış gibilerdi ve oldukları yerde hiçbir şey yapamadan donup kalmışlardı…

3.Sultan Kayboluyor

Yeni yetme gulamlar, halen korkuyla esrarengiz ışığın sönüp parladığı tarafa bakmaktaydılar. Mesud bir anda ayaklanıp sırtından teberini indirip, ışığın olduğu tarafa yürümeye başlayınca, öteki gulamlar da geride kalmamak için onun peşinden gittiler. Işığın geldiği taraf kaldıkları taş binaydı ve her biri o sırada orada bulunmadıkları için içlerinden türlü çeşit dualar geçmekteydi.

Binanın olduğu yere yaklaştıklarında Mesud bir anda arkasına dönüp ötekileri uyarmıştı:

“Ardımda kalın! Aşağının kapısı kırılmış… Önce oraya bakalım bir, içerinin ocakları yanıyor…”

Temkini elden bırakmadan binadan içeriye girdiklerinde gulamların gelişi güzel yere yatmış, elleri silahlarına gitmiş bir halde donup kaldıklarını görmüşlerdi. Üzerlerine eğilip baktıklarında nefes aldıklarını ama gözlerini bile kırpmadan taş kesmişçesine bu şekilde durduklarını görmüşlerdi. Adamları ocakların yanına çekip taşıdıklarında dahi hallerinde bir değişme olmadığını görünce, yukarıda bir şey olup olmadığını görmek için dışarıya çıkarak taş merdivenlerden üst kata çıkmışlardı. Odanın ortasında Gabriel’in gözlerini kapatmış, elinde bir çarmıh kolyesi, diz çökmüş bir vaziyette kıpırdamadan dua ettiğini görmüşlerdi.

Celaleddin, Gabriel’in omuzuna dokunur dokunmaz gözlerini açıp korkuyla gulamlara baktığını görmüşlerdi. Her birinin yüzüne bakıp sormuştu:

“Size ilişmedi mi?”

Celaleddin:

“Ne ilişmedi mi?”

“Yıldırım gibi çöktü tepemize. Bir anda ne olduğunu anlayamadık. Gulamlardan ses bile çıkmadı. Acayip bir sesi vardı… Saçı başı dağınık, kara suretli bir mahluk, ben görür görmez duaya durdum. Sultan’la konuşurduk. Sultan’ı, Er-Toğrul Baba’yı, Hasan’ı sırtındaki pis bir çuvala atıp mağaralara doğru bağıra bağıra, ışık saça saça gitti…”

Gulamların her biri birbirine dönerek belli belirsiz “Mağaradaki cin…” diye söylendi. Gabriel, kendini toparlar toparlamaz ayağa kalktı:

“Bir şeyler yapmamız lazım…”

Mesud:

“Sultanın çadırı burnumuzun dibinde beyim, hemen haber salıp candarlarla emirlerin askerlerini getirtelim?”

“Alemin bir akıllısı sensin değil mi? Sultan’ı cin mi kaçırdı diyeceğiz?”

“İnanmazlar mı?”

“İnanırlar inanmasına ama ben sana ne olur söyleyeyim. Biz şu an Engürü de bir başka şehzadeyi kuşattık. Sultan’ın kaybolduğu duyulur duyulmaz, birkaç iş bilir emir çıkar, kaleye haber gönderir, gelir Alaaddin tahta geçer! Sonra sorar, kardeşimin akibeti nice oldu diye. Yine aynı iş bilir beyler, bunlarla görüştüğünde kaybolu derse önce tahta çıktığı için bize teşekkür eder, ardından abime zararınız dokundu diye alayımızı ipe çeker! Asker duymamalı, devlet ricali duymamalı!”

“Ne yapacağız beyim?”

“Bilmiyorum. Hiç bilmiyorum… Aklım alt üst oldu…”

Celaleddin Zahid, sanki bir anda aklında bir fikir şuası parlamış gibi, bir esrarı keşfetmiş gibi:

“Beyim, sen Berid değil misin? Siz sultandan başkasından emir almazsınız. Sizin ne yaptığınızı, ne ettiğinizi bir sultan bilir. Sanki sailerle münhilerle gizli bir harekat yaparmış gibi yaparız. Gider Sultan’ı ve ötekileri eğer ölmedilerse Allah esirgesin, kurtarırız geri.”

“Er-Toğrul demişti içlerinden Zahid’in kafası zehir gibi işler diye, sen olmalısın herhalde? Peki de bakalım Zahid, gece bitmeden ta Konya’dan benim emrimde iş görece saileri nasıl getirteyim? Burada sizden başka işimizi görecek kimse yok. Bir gulamlar var…”

“Onlar çarpılmış, sabaha ancak kendilerine gelirler beyim…”

“Sizden ve benden başka kimse yok o zaman… Ama durun. Ben sonuçta sizi de yanıma aldığıma göre sizi Berid için görevlendirebilirim. Gerçi o da sıkıntılı, silah taşımanız yasak… O olmasa benim bir emrim yeterli…”

Behram:

“Beyim, ben yazı işlerinden anlarım az çok. Babam bana çok küçük yaşlarda nasıl yazılacağını, nasıl taklit edeceğini göstermişti. Bakarak aynısını yazarım evelallah… Bir kağıda bizim silah da taşıyabileceğimiz, berid ile harekat yapabileceğimiz, Sultan’ın destur verdiği sahte bir ferman hazırlarım, Sultan’ın kendisi bile eskisinden ayırt edemez hatırlamaz zaten o “yapıla” deyip geçmiştir. Silahları da aşağıdakilerden alırız.”

“Şuradaki deriden çuvalda varak ile divit, okka var al bakalım. Çabuk hallet, sizler için hazırlanan hakiki ferman da orada…”

Behram, kendisine verilen varağa, gerçek fermana bakıp bakıp tıpkısının aynısını ancak silah taşımalarını emreden bir başka ferman hazırlamış, üstüne tevkisini neredeyse kendisi hazırlamış gibi birebir olarak kopya etmişti. Ardından üstündeki mürekkebi babasından öğrendiği şekilde kurutup, aynı o ferman gibi sarılı vaziyette, öteki evrakın durduğu deriden çuvalın içine tıkmıştı.

Gabriel:

“İyi ki sizi aldırmışım yanıma. Peki şimdi Sultan’ı nasıl bulacağız? Hadi bulduk nasıl kurtaracağız?”

Celaleddin:

“Bu cin peri kısmından bir şeyse zaten silah işlemez, biz silahı tedbir olarak alacağız. Şu ihtiyara bakınalım bence beyim. Bu cin ile ilgili bir şeyler söylemişti.”

“İhtiyara gidip söylersek sıkıntı olur, askere haber giderse ortalık karışır. Sultan’ın kayboluşunu köylerinden bilirler diye bize iftira atmaya bile kalkabilir, mümkündür. Ama biriniz gidip ihtiyardan su içme bahanesiyle öğrenebilir, ardından ne yapacağımıza karar veririz.”

Malik Aba:

“Ben gider öğrenirim beyim…”

Malik dışarı çıkar çıkmaz, Gabriel ve gulamlar aşağıya inerek, öteki gulamların omuzuna çapraz asılı hamaylılarını çıkarıp, kılıçları kendileri kuşandılar. Muhiddin’i gulamların başlarına nöbetçi olarak bıraktıktan sonra dışarıya çıktılar. Malik, bir süre sonra geldiğinde kendisi için ayırdıkları kılıcı kuşanırken bir yandan:

“Kardan put… Bu cin bir tek kardan yapılma puttan korkarmış. Çığlık sesini onlar da duymuş ama cindir diye çıkmamışlar, ben de adamlardan birinin havale geçirdiğini söyledim fark etmediler. Kardan put durdurabilir ancak dedi, başka türlü yok olması mümkün değilmiş. Ermişin işaret koyduğu mağaranın içinden yeşil şualar görünen bir mağara olduğunu da söyledi, o yüzden ne gece ne gündüz orada hiç eyleşmezlermiş…”

Gabriel:

“Kardan putu mağaranın önünde yaparız o zaman. Peki, içeridekileri nasıl kurtaracağız?”

Celaleddin:

“Beyim benim aklıma bir fikir geldi ancak önce mağaranın önüne muazzam bir kardan put yapmamız lazım, zaman kaybetmeyelim.”

“O halde evlerin önündeki put yıkıntılarından kalma havuçları, dal parçalarını, kömür parçalarını alın. Hatta şu binadaki çul bez parçalarını da alalım, kardan ermişin suretine benzesin.”

Gabriel ve gulamlar, tek bir çıtırtı dahi çıkarmadan evlerin önünden malzemeleri topladıktan sonra karın üstünde bata çıka mağaranın olduğu yere ilerlediler. Bir müddet sonra dışarıya yeşil ışık huzmeleri vuran bir mağara ağzını fark ederek oraya varmak üzere tırmanmaya devam ettiler. Mağara ağzına yaklaştıklarında içeriden gelen hırıltıyla, çığlık arasındaki tuhaf sesleri duymaktaydılar. İçlerinde yükselen korku duygusunu bastırmaya çalışarak mağaranın ağzını görebilecek bir açıklığa büyükçe bir kardan put yapıp, kömürden gözlerini ve ağzını yapıp dallardan kollarını yaptılar. Burun niyetine havuç da taktıktan sonra, ermişe benzetmek için çul çaput parçalarından bir şal yapıp boynuna sardıktan sonra, başına şapka niyetine bir çul parçası da geçirdiler.

Ardından içeridekilerin durumunu görmek için gizlice mağaranın içine süzüldüler. Tuhaf yeşil ışıklarla parıldadığından gündüz gibi aydınlık mağaranın içerisinde, ağızlarında dualarla ilerlediler. Mağaranın nihayetinde, büyükçe bir galeriye geldiler ki tıpkı gulamlar gibi donup kalmış üç kişi görmüşlerdi. Üç adam yerde yatmaktayken, onların hemen uzağında büyükçe bir kazanı, yeşil alevlerle kaynatmakta olan bir mahluk görmüşlerdi. Kara tenli, uzun boylu, şiş göbekli, sarkmakta olan memelerini çaprazlamasına boynuna atmış, saçı yerleri süpürür koca ağızlı bir acuzeydi. Vücudunun çeşitli yerlerindeki kıl öbekleri üzerinde dolaşan renkli renkli kurtçukları gördüklerinde her birinin midesi ağzına gelmişti. Yerde yatanlardan birini Gabriel haricinde hiç biri tanımıyordu ancak Sultan İzzeddin Keykavus olduğunu tahmin etmişlerdi.

Gabriel:

De bakalım Zahid, nasıl kurtaracağız onları acuzenin elinden?”

Celaleddin:

“Bu cin kardan puttan bile korkuyorsa, daha korkutucu bir şey görürse şaşıracaktır büyük ihtimalle. Bizim Selman ecinni taklidi yapıp acuzeyi oyalarken, bizler de yerdekileri yüklenip dışarıya çıkaracağız.”

Gabriel:

“Ulan böyle hile mi olur?”

“Beyim, biz bile Selman’ı ilk gördüğümüzde ecinni sanmadık mı? Kardan puttan korkan acuze, bunu Ehrimen bile zannedebilir! Farisî lisanda birkaç kelam etsin! Ehirmenim ben desin! O sırada sultanı ve ötekileri sırtlar kaçırırız zaten.”

Malik Aba:

“İhtiyarın dediğine göre bu tılsım gibi bir şeymiş. Cin, sadece bundan ve üzeri karla kaplı insanlardan korkarmış. Çocukları yer diye kardan putu çocuklara yaptırır ardından çocuklara kardan top yaptırıp birbirlerine attırırlarmış ki üstleri başları kar olsun, o cinin tılsımı da devam etsin. Tılsımı bozan Baykuş Hasan Çelebi olduğuna göre ilk onu gözüne kestirmiş demek ki… O sırada fırsatını bulunca da diğerlerini de yanında götürdü…

“Bunlar hep o Baykuş’un bok yemeleri. O kardan putları yıktırmasa bunlarla uğraşmazdık. Sanki memlekete kadı olacak hoca olacak deyyus! İşi şansa bırakmayalım. Bence acuzenin arkasından koşup kazana itiverelim, haşlansın!”

Bir anda tekrar orta yere baktıklarında acuzenin kaybolduğunu gördüler. Etrafa bakındıklarında acuzenin tam arkalarında olduğunu kirli, pis dişlerini yalayarak büyük bir iştahla kendilerini seyrettiğini gördüler. Tam o anda Celaleddin mağaranın bu kısmına dek yığılmış gelmiş karları avuçlayıp üzerine sürmeye başlayınca, ötekiler de sözleşmiş gibi bu hareketi yaptılar. Acuze bu hareketleri üzerine korkuyla geriler gibi olmuştu. Daha fazla kara bulanmak için yerden karları top top yapıp birbirlerine dahi attılar ki her yerleri kar olunca adeta efsanedeki kardan ermişe benzemişlerdi. Acuze onlardan geri durduğundan her biri gerileyerek yerde yatanların başına gitmişti.

Ehirmen sultanı, Malik Aba ile Mesud Er-Toğrul Baba’yı, Celaleddin ile Behram ise Baykuş Hasan Çelebi’yi sırtlayıp güç bela mağaradan çıkmaya muvaffak oldular. Kaçış esnasında içeriden bir anda bir ışık parlaması yayılıp korkunç bir çığlık sesi gelince Gabriel’in “Gözlerinizi kapatın!” diyerek haykırması üzerine kapalı gözleriyle düşe kalka mağaradan dışarıya uğradılar. Acuze dışarı çıkar çıkmaz büyük bir iştahla üzerlerine atılmıştı ancak dev kardan putu görünce korkuyla mağarasına geri kaçmıştı.

Ne olur ne olmaz diyerek Sultan’ı ve diğerlerini aşağıya taşırken Malik Aba önden köye inmiş, tüm hanelerin kapılarını çalıp yeniden kardan put yapabileceklerini söylemişti. Acuzenin çığlık sesleri kesilir kesilmez, tılsımın bir şekilde işe yaradığına hükmetmişlerdi…

4.Kardan Âdem Yapıla…

Sultan’ı ve diğerlerini taş binaya indirerek, orada kendilerine gelmiş olan gulamların yanına yatırıp sıcak çorba verdiler. Sultan İzeddin kendine gelince başlarına gelenleri ve yaptıklarını anlattılar. Sultan, Baykuş Hasan Çelebi’yi bilip bilmeden iş yapmaması hususunda tahkir ettikten sonra yeni yetme gulamların her birini övdü ve ileride onları berid teşkilatına dahil etmesini Gabriel’e öğütledi. Gelişinin gizli tutulması için de her birini ayrıca tebrik ederek, bir çok ihsan da bulunmak üzere ertesi gün hepsini otağına çağırdığını söyleyerek kuşatma alanına geri döndü.

Ertesi gün otağa vardıklarında Sultan İzeddin her birisine ihsan olarak bir küçük kese altın hediye ettikten sonra, gulamların tıpkı Mesud gibi sürekli silah taşıyabileceğini emretmiş, bulundukları sefer bittikten sonra da bu şekilde gezebileceklerini, ata binebileceklerini emretmişti.

Tabi bunun dışında yeni bir emir daha vermişti. Korkulu acuzenin kardan putla halledilmesini öğrendiğinden beridir rahatlamıştı ancak o acuze sanki her an çıkıp gelecekmiş gibi bir his taşımaktaydı. İşte bu yüzden ne olur ne olmaz diyerek memlekete ve tabi olan diğer hükümdarlara, beylere bir ferman göndermişti ki kardan put yapmalarını emretmekteydi! Ancak ulema kısmı “put” kelimesinden çekince duymasın diye “put” yerine “kardan âdem” şeklinde isim takmıştı!

Fermanın hüküm kısmında şunlar yazmaktaydı:

“Biz bu fermanı çıkarttık ki, bundan geri Müslüman, gayrimüslim demeden ahalinin çoluğu çocuğu kar yağanda dışarıya çıkıp evlerinin önüne “kardan âdem” denilen, âdem suretine benzer kardan insan sureti yapacaklar. Ağaç dallarını kol niyetine, havuçları burun niyetine takıp, kömür parçalarından gözler ve surat şekli yapacaklar. İlave olarak çul çaput parçalarından yahut hakikisinden şal ve şapka gibi benzeri eşyalar ile süsleyip adeta kardan bir âdem suretine büründürecekler. Sonra da kardan toplar yapıp birbirlerine atarak kara bulanacaklar bu şekilde oyun edecekler.”

Yine benzeri bir tavsiye mektubunu da bilinen tüm hükümdarlara göndermiş, bunu ülkesindeki her dinden kişinin yapmakta olduğunu, kendilerinin de yapmasının tavsiye ettiğini söylemişti. Sultan’ın ölümünden çok sonra bile önce emir her sene uygulanmış ardından unutulmuştu ancak sokaktan sokağa, nesilden nesile çocuklar arasında bir oyun olarak kalacaktı. Mahiyeti bilinmeyen bir uygulama olarak Frenk memleketlerinde dahi yapılagelecekti ki kimse ne ilk çıkışını ne de meşhur fermanı hatırlayacak, bu hikaye de bir çok hikaye gibi unutulacaktı. Asırlar sonra, aynı memalikte bu adet öylesine yerleşecekti ki Mahir Dinçer nam bir musikişinas “Kardan adam yapalım/Boynuna atkı takalım/Şapka da takalım” gibisinden pek meşhur bir çocuk şarkısı dahi yazacaktı.

İşte asırlar sonra, kadim dönemin âl-i Selçuk payitahtı Konya’da, miladi ’990 senesinde bir küçük çocuk, anneannesinin gözetiminde parkta diğer çocuklarla birlikte “kardan adam” yapıp o meşhur şarkıyı söylerken, yıllar sonra bir ilham gulyabanisinin kendisine üfürmesiyle bu fermana dair mevzunun hikayesini yazacağından habersizdi…

SON

* * *

SÖZLÜKÇE

Berid: İslam devletlerinde posta ve haberleşme. Dönem açısından istihbarat (haber toplama) kavramını da kapsamaktadır.

Berid Teşkilatı: İslam devletlerinde posta ve haberleşme teşkilatı. Anadolu Selçuklularında bu tip bir yapı ismen var olmuşsa da divan düzeyinde olup olmadığı ya da kesin varlığı tartışmalıdır. En fazla bu isimle anılan haberciler vs. söz konusudur ancak teşkilatlı bir yapı görülmemektedir. Aynı şekilde daha Büyük Selçuklular döneminde var olan teşkilatlı Berid yapısı, casusluk ve jurnalciliğe karşı olduğu için Sultan Alparslan tarafından kaldırıldığından, bu tip bir yapılanmanın Anadolu Selçukluları’na intikal edemeyeceği düşünülmektedir. Bu nedenle haberciler olsa da Anadolu Selçukluları’nda “casusluk” yapılanması söz konusu değildir. Zaten hikayedeki yapılanma da hem tarihsel olarak hayali bir kurumdur hem de günümüz istihbarat yapılanmalarını andırdığından anakronik sayılmaktadır. Kurgu icabı gösterilmiştir.

Candarlar: Büyük Selçuklularda sarayı koruyan askerlere candar bunların başında bulunanlara da emir-i candar denirdi. Anadolu Selçuklularında da aynı vazifeyi yapan saray görevlileri vardı. Candarlar arasından atabeyliğe kadar yükselenleri ve yüksek görevlere gelenleri olmuştur. Candarlar divanın da muhafazasını sağlarlardı. Hükümdarın idam emirlerini candarlar uygulardı. Ama asıl vazifeleri sultanın ve sarayın güvenliği idi.

Engürü: Ankara’nın o dönemde Selçuklu kaynaklarında geçen ismi.

Esbikeşan: Cihanbeyli’nin o dönemlerdeki ismi.

Eski Hamam: Konya’da o dönemde mevcut olup olmadığını bilinmeyen hayali bir hamamdır, kurgu icabı uydurulmuştur. Konya Ereğli’deki aynı isimli hamamla karıştırılmamalıdır.

Gölhanı: Ankara, Gölbaşı’nın aşağı yukaru o dönemdeki adı.

Gulam: İslam devletlerinde “köle” anlamına gelen, askerlik başta olmak üzere sarayın çeşitli hizmetlerini ve idari görevleri de üstlenen o döneme has bir uygulamadır. Osmanlı döneminde “kapıkulu” adını alan bu uygulama, devşirme sisteminden farklı olarak yabancı unsurlar kadar yerli unsurlardan da insan almıştır. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde hem sarayın kendi gulamları vardı hem de emirlerin ve beylerin kendi gulamları.

Gulamhane: Gulamların yetiştirildikleri, eğitim gördükleri yer. Sarayın haricinde taşra merkezlerinde de gulamhanelere bulunmakta, burada “baba” ismi verilen idareciler gulamları yetiştirmekte ve eğitmekteydi.

Hamaylı: Metinde “kılıç taşımak için omuzdan çaprazlamasına asılan kılıç kayışı” anlamında kullanılmıştır. Bir tür muska, nazarlığın ismi de “hamaylı”dır.

Kalem ehli: Kalemiye. Eski dönemde bürokrasi anlamında kullanılmaktadır.

Mübareze: İslam geleneğinde savaşa tutuşan iki ordunun seçtiği bir ya da birden fazla savaşçının, savaştan önce karşı karşıya gelerek askerlerin önünde düelloya tutuşması. Bazı Selçuklu emirlerinin isimlerinde görülen “Mübarezüddin” ismi, “din için mübareze eden” anlamına gelmektedir.

Münhi: Klasik dönem Türk İslam devletlerinde istihbarat ve haberleşme görevlilerine verilen isim.

Sai: Selçuklu ve İlk İslam Türk Devletleri istihbarat teşkilatında, Divan-ı Berid’e bağlı Sahib-i Haberlere, yani bölgelerde görevli saha istihbaratçılarına bağlı, derviş kılığında haber, rapor taşıyan, gözlem ve takip yapan piyade unsurları.

Sahib-i Berid: İslam devletlerinde berid teşkilatının amiri.

Sahib-i Berid-i Katibiyan: Kelime anlamı olarak: “Berid katiplerinin amiri” anlamına gelen hayali kurum. Böyle bir yapı tarihte mevcut değildir ve ilk kez “Harekât-ı Garaib-ül Sema” isimli hikayede tarafımdan uydurulmuştur.

Şaraphane: Sarayda şarapların muhafaza edildiği yer.

Şarabdar-ı Has: Türk İslam devletlerinde, Anadolu Selçuklu ve Büyük Selçuklu saray teşkilatında hükümdarın her türlü içeceğini hazırlayıp korumakla yükümlü görevlidir. Emrinde hademeler ve sakiler (içki sunanlar) olup, içilecek içkileri “kilerci”nin baktığı “kiler”de muhafaza ederlerdi.

Teberdar: Balta taşıyan asker.

Ümera: Arapça “emir”in çoğulu, idareciler, beyler anlamında.

 

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Harekât-ı Put” için 2 Yorum Var

  1. Yine döktürmüşsün Mehmet. Ellerine sağlık. Uzun süredir öykülerini okuyamıyordum. Hoş, uzun süredir öykü okuyamıyordum, ayrı konu. Fakat sunu görüyorum ki, üslubun kuvvetlenmiş, yazım hataları yerini muhteşem bir kurgu ve temaya uygunluk açısından sürükleyici yazınsallığa bırakmış.

    Kendi adıma çok beğendim. Kalemine kuvvet.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *