İlk Kar | Lord Engord

Buraların delisiyim ben. Adımı bilmiyorum. ‘Tapınağın delisi’ diyorlar bana. Belki dedem bir zamanlar başrahip olduğu içindir. Onu da bilmiyorum. Bilmediğim çok şey var. Küçük parmağımın kulak karıştırmaktan başka ne işe yaradığını bilmiyorum mesela. Bizim şehrimizin neden koskoca dünyadaki tek şehir olduğunu da. Gökyüzündeki yıldızlar nasıl havada duruyor, neden gözümü kapatabiliyorum da kulaklarımı kapatamıyorum, nasıl aynı anda karnım acıkıp kakam gelebiliyor?

Dünden beri sadece benim için değil, herkes için çok tuhaf bir şey oluyor. Hava o kadar soğuk ki dişlerimin birbirine çarpmasından melodi yapabiliyorum. Sipuss’taki adamlar şimdiye kadar hiç bu kadar soğuk olmadığını söylüyorlar. Onlar beni sever. İçeri girer girmez bir masaya oturtur, çay ısmarlarlar. Sonra söylediklerime gülerler. Ben de güldükleri için sevinirim. Ama şeyimi çıkarıp etrafa göstermem hoşlarına gitmez.

Gece birdenbire yıldızlar yere dökülmeye başladı. Tapınaktaki odamda yatıyordum. Hemen dışarı çıkıp ağzımı açtım, bazı yıldızları yuttum. Sonra sesler duydum. İnsanlar bağırıp çağırıyordu. Herkesin ödü kopmuştu. Yıldızların yukarıda durması gerektiğini düşünüyorlardı herhalde. Saat çok geç olduğu halde sesleri duyan başkaları da uyandı, dışarı baktı, dökülen beyaz tanecikleri görünce onlar da çığlık attı. Kulaklarımı ellerimle kapatsam da sesleri susturamadım. Neden gözlerimizi kapatabiliyoruz da kulaklarımızı kapatamıyoruz ki? Hemen içeri koştum. Kutsal Lahit’in üzerindeki kabartma adama dil çıkarıp odama gittim. Yorganı üzerime çektim.

Tapınakta benden başka kimse kalmıyor. Sipuss’takiler diyor ki bu tapınak benimmiş. Zamanında büyük büyük deden yaptırdı, şimdi sana kaldı diyorlar. Arada sırada ziyaretçiler gelip Kutsal Lahit’e bir şeyler söylüyor. Cevap alamayınca gidiyorlar. Ama sonra yine geliyorlar. Bir tane cübbeli adam her gün geliyor. Adı Rahip. Halk tarafından atanmış. Halk’ın kim olduğunu bilmiyorum. Rahip tapınakta kalmıyor. Tapınakta sadece ben kalıyorum. Rahip’i sevmiyorum. Zaten insanların saygı duyduğu kişileri sevmem. Saygı duyulmayan insanları severim. Kimse bana saygı duymaz, o yüzden kendimi de severim.

Dün hava çok soğuk olunca Bili Madamı televizyona çıkıp korkulacak bir şey olmadığını, bu soğukların zamanla geçeceğini söyledi. Kendi ürettiği kremin ellere, yüzlere sürülmesini tavsiye etti. Bir kere gidip almak istemiştim o kremden. Ama para istediler. Çok parayla az parayı ayırt edebiliyorum. Çok para istediler. Dükkândaki adama tükürdüm, kremi çalıp kaçtım. Peşimden gelmedi. Eve yani tapınağa geldim, kremin tadı hoşuma gitmedi. Lahit’e sürdüm, hoşuna gitti mi diye sordum, cevap vermedi. Konuşmayı sevmiyor, ben seviyorum.

Bu sabah insanlar evlerinden dışarı çıkmadı. Camdan dışarı bakınca yerlerin bembeyaz olduğunu gördüm. Hava yine çok soğuktu. Beyaz şeyler hâlâ yağıyordu. Gündüzleri havada yıldız olmaz. Hâlâ yağdıklarına göre bunlar yıldız değildi. Sevinip takla attım. Yıldızları severdim, yağa yağa bitmelerini istemezdim. O zaman bu neydi ki? Camın önünde birikmiş beyaz şeyi elime aldım. Yumuşacıktı, dağılıyordu ve buz gibiydi. Sıktım. Suya dönüştü. Bu beyaz şey sihirliydi demek. Suyu içtim, soğuktu, dilim uyuştu.

Sonra dışarı çıktım. Sadece ben vardım. Yumuşak beyaz şeylerin üzerinde yuvarlandım, elimde biriktirip top yaptım, evlerin camlarına attım. İnsanlar korku dolu gözlerle bakıyorlardı bana. Bazıları küfür etti, bazıları içeri gir yoksa öleceksin dedi.

Koşa koşa Sipuss’a gittim. Sadece birkaç kişi vardı. Onlar da Sipuss’ta çalışan ve gece orada kalanlardı. Biri Sipuss’un sahibi, biri onun ikiz kardeşi, biri çaycı, biri de oyun dağıtıcıydı. Televizyon izliyorlardı hep beraber. Beni üzerimde beyaz tozlarla görünce panikle bağırdılar. Üstümdekileri silkeledim, tüm beyazlıklar yok olunca yanlarına gittim. Hayretle ve acımayla baktılar. Niye dışarı çıktığımı sorup bana geri zekâlı dediler. Sonra umursamamaya başladılar. Hep böyle olur, bir süre sonra varlığım unutulur.

Televizyonda Bili Madamı vardı yine. Üzgün görünüyordu. Belki de tuvalete gidememişti. Spiker soru sordu. Ne sorduğunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü duyduğum hiçbir şeyi unutmuyorum. Hatta istediğim zaman tekrar tekrar duyabiliyorum.

“Bu fenomenin gezegen tarihinde ilk olduğunu belirttiniz. Ve gerekli incelemeleri bu sabah yaptığınızı söylediniz. Peki sonuçlar ne gösteriyor? Bu beyaz tozlar ne? Uzak durmamız mı gerekiyor? Ne yapmalıyız?”

Bili Madamı boğazını temizledi. Saçları çok dağılmıştı. Çok çalışmış da stüdyoya alelacele gelmiş gibi bir hava vermeye çalışmıştı kendine. Hep aynı şeyi yapıyordu ama ben yemiyordum.

“Efendim, bunlar en yükseklerdeki bulutlardan gelen yağışlar,” diye cevap verdi. “Hava soğuk olduğu için en yükseklerdeki zehirli olduğu bilinen bulutlardaki parçacıklar yağmaya başladı. Aşağı inerken, içlerine normal yağmur damlacıklarını da hapsettiler. Eğer bu beyaz tozları elinize alırsanız eridiğini ve suya dönüştüğünü görürsünüz. Aslında zehri teninize geçtiği için geriye sadece su kalıyor, yani normal yağmur damlacıkları haline geliyorlar.”

“Yani kesinlikle bu beyaz tozlara dokunmamamız gerektiğini söylüyorsunuz.”

“İçindeki zehir hemen etki eden bir zehir değil. Bol miktarda alınırsa çok zararlı olabilir.”

“Dışarı çıkmayalım mı?”

“Burada müjdemi verebilirim. Dört saatlik yoğun çalışmalarım sonucu zehrin etkisini sıfırlayan bir panzehir elde etmiş durumdayım. Şu an fabrikada paketleme işlemleri gerçekleştiriliyor. Akşam saatlerinde temin edilebilecek. Hap şeklinde olacak ve günde iki kez içildiğinde bu beyaz tozlar hiçbir etkide bulunamayacak.”

“İşte bu çok güzel bir haber sayın seyirciler. Şehrimizin büyük bilim adamı, bizler için yine canla başla çalışıp zarar görmemizi engelliyor. O zaman bu akşamdan itibaren hepimiz bu haplardan alıyoruz.”

“Çok doğru söylediniz efendim. Büyük maliyetlerle, zorlu kimyasal süreçler uygulayarak elde ettiğim bu ilaç 100 pizodan satışa çıkacak.”

O anda Sipuss’takiler hep birlikte “oha” dediler. Çok parayla az parayı ayırt edebildiğim için bu paranın çok olduğunu biliyordum. Soğuk kremi bile 30 pizoydu.

Bili Madamı, Sipuss’takilerin sesini duymuş olacak ki kendini savundu: “Halkımıza biraz pahalı geleceğini biliyorum, ama maliyeti ancak karşıladığını söylemek isterim. Laboratuarımdaki en nadir ve en pahalı maddeleri kullanmak durumunda kaldım. Bir de uyarıda bulunacağım. Bu malzemeler yeterli olmadığından tükenme olasılığı var, bu nedenle satın almakta çok geç kalmamanızı tavsiye ediyorum.”

Halk’ın kim olduğunu yine merak ettim. Ama bir ipucu elde ettiğim için sevindim. 100 pizo Halk’a pahalı geliyor, demek ki Halk çok zengin değil.

“Mecburen yine bayılacağız paraları,” dedi çaycı. Çay götüreceği müşterisi olmadığı için boş boş oturuyordu.

“Ben o parayı vereceğime dışarı çıkmam kardeşim,” dedi Sipuss’un sahibi. Her seferinde beni hamile olduğundan şüphelendiren bir göbeği vardı. Birkaç kere kendimi tutamayıp “kaç aylık?” diye sormuştum. İnsanlar nedense her seferinde gülüyorlar buna.

“Ya günlerce geçmezse abi?” dedi masalara oyun kartı dağıtmakla görevli çalışan. Çok genç bir çocuktur. Sever beni.

“Geçmezse geçmesin, dışarı çıkıp ne yapacağım. Evim burası, işim burası. Dışarıdan bir şey lazım olursa da seni gönderirim işte.”

“Duaya da mı çıkmayacaksın?” dedi patronun ikiz kardeşi. Sonra kıs kıs güldü. Hep içki içer, içince de benim gibi olur. Bana nasıl deli diyorlarsa ona da ayyaş derler.

Patron, kardeşinin ensesine şap diye tokadı yapıştırdı. Kahkahalarla güldüm. Ben gülünce, çalışanlar da güldü.

“Alay mı ediyorsun pezevenk? Her duada 5 pizo alıyor Rahip denen şerefsiz.”

Evet, Rahip çok para alıyordu insanlardan. Neredeyse onu her gördüğümde birinden para alıyordu. Tapınağın giderleri, Kutsal Lahit’in temizliği diye masallar anlatıyordu para aldıklarına. Onlar da babacan bir tavırla Rahip’in omzuna dokunup gidiyor, iyi bir iş yaptıklarını düşünüyorlardı. Sonra Rahip o paralarla kendine bir sürü pahalı şey alıyordu.

Bu arada televizyondaki spiker başka bir konuğuna dönmüştü. Şaşırmıştım, çünkü Rahip’ti bu.

“Hoş geldiniz efendim. Size de bu tuhaf yağışın dinimizde, kutsal metinlerimizde bir yeri olup olmadığını soralım.”

“Hoş bulduk. Maalesef durumun pek parlak olduğunu söyleyemeyeceğim. Çok eski hiyeroglif metinlerde evvel zamanlarda da böyle felaketlerin vuku bulduğu alenen yazmakta. Her ne vakit insanların imanlarında bir zayıflama olursa yüce yaratıcımız ihtar amacıyla böyle alametler göndermiş. Bu da demek oluyor ki, felaketin başımızdan gitmesi için tapınağa daha çok gelmedi, daha fazla dua etmeli, yaratıcımızın yolu için daha fazla bağışta bulunmalı ve onun takdirini tekrar kazanmalıyız. Bu sebeple bu gece özel bir dua gecesi düzenleyeceğiz. Sayın bilim adamımızın ürettiği ilaçların satışı da yine tapınağımızda yapılacak. Tereddütsüzce, korkmadan tapınağımıza gelebilirsiniz. Beyaz felaket umuyorum ki hepimiz için hayırlı olacak. Saygılar efendim.”

“Çok teşekkür ediyoruz. Bir telefon bağlantımız var şimdi. Evet, belediye başkanımız hatta. Öncelikle geçmiş olsun diyorum ve sözü size bırakıyorum sayın başkan.”

“Ihım ıhım, sağ olun. Iıııı, az önce sayın bilim adamının ve sayın rahibimizin söylediklerini can kulağıyla dinledim. Şimdi ııııı ben de bir şeyler eklemek isterim. Öncelikle tüm halkımıza geçmiş olsun diyorum ve başımızdaki bu illetin bir an önce geçmesini diliyorum. Iıııı, önce dayanılmaz soğuklarla başlayan, şimdi de beyaz toz yağmuruyla devam eden felaketler zinciri maalesef şehrimizde ııııı telafisi zor bazı etkilerde bulunmuştur. Iııı, mesela Selef Caddesi etrafında yaşayanların bildiği gibi, ana su boruları tahrip olmuş, cadde sular altında kalmıştır. İsmini sayamayacağım birçok cadde daha bu durumdadır ve tamiratı yüksek maliyetlidir. Iııı İsfaar bölgesinde elektrik trafolarında da arızalar meydana gelmiştir, diğer bölgelerde de benzer sorunlar olabileceğinden iyi bir kontrol yapılması gerekmektedir. Bu nedenle yarın itibariyle ııııı tüm kent sakinlerinden… afet vergisi olarak kişi başı 300 pizo almak durumundayız. Iııı, bu kötü haberi bizzat kendim vermek ve halkımızın affına sığınmak istedim. Teşekkür ediyorum.”

“Biz teşekkür ediyoruz sayın ba…”

“Kapat şu televizyonu, kapat kapat,” dedi Sipuss’un sahibi. “Donumuza kadar alacaklar bu gidişle.”

Donumu giyip giymediğimden emin olmak için pantolonumu indirip baktım. Giymiştim. Neyse ki en sevdiğim donum değildi, alsalar da çok üzülmezdim.

Herkese iyi geceler dileyerek dışarı çıktım. Hava güneşliydi. Hem soğuk beyaz tozlar yağıyordu, hem de güneş sıcak sarı çizgilerini gönderiyordu. Bembeyaz örtü hiç de zehirli gibi durmuyordu. Yerden bir parça beyazlıktan alıp yedim, dudaklarım üşüdü ama çok lezzetliydi.

Sonra beyaz örtünün altında başka bir tabaka oluştuğunu gördüm. Beyaz tozlar biriktikçe cama dönüşmüştü! Bu müthiş bir şeydi. Üstelik fena halde kayıyordu. Aklıma, tapınağın önündeki eğimli sokaktan aşağı kaymak geldi. Dışarıda hiç araba da yoktu, kimse beni ezmezdi. Tapınağa koştum. İçeride, üzerine oturup kayabileceğim bir şey aradım. Banyoda kova buldum ama içine sığamadım. Poşetin içine gireyim dedim, yırtıldı.

Sonra onu fark ettim ve sevinçten bir takla attım. Kutsal Lahit! Mükemmel bir kayma oyuncağı olurdu ondan. Hem zaten benimdi o. Kimse bana kızamazdı.

Nedense Kutsal Lahit’in içinde, yüce yaratıcının insanlara doğru yolu göstersin diye çok eski zamanlarda gönderdiği bir adamın yattığı sanılıyordu. Oysa hiçbir şey yoktu. Birkaç kere içini açmıştım, hatta bir keresinde içinde uyuyakalıp sabah Rahip’in ödünü koparmıştım. Altına işediğini kimseye söylememem için bana kocaman bir çikolata topu almıştı.

Lahit’in kilidini açtım. Kapağını yana kaydırdım. Güm diye düştü. Daha önce de hep öyle düşürdüm, çok sağlam olduğundan hiçbir şey olmuyor. Sonra boş Lahit’i kapıya doğru çektim. Altında tekerlekli bir masa var, o yüzden kolayca geliyor. Kapıya kadar getirip arkadan ittirdim. Lahit, masadan yola düştü. Yolun ortasına kadar sürükledim. Yer kaygan olduğundan kolay oldu. İçine girdim ve kendimi öne doğru ittim. Lahit yokuş aşağı kaymaya başladı. Zevkle bağırdım. “Ahaalalalahiiioooo.”

Caddenin iki yanındaki evlerde kim varsa hepsi cama çıktı. Çocuklar bana el salladı, büyükler hayretle baktı. Kutsal Lahit’lerinin içindeydim, zehirli sandıkları karın altında çekinmeden duruyordum ve fena halde eğleniyordum.

“Ben de çıkıcam, ben de çıkıcam,” sesleri geliyordu çocuklardan. El salladım onlara, dışarı gelsinler istedim. Hepsinin zihinlerine girmek, “gelin eğlenin, bu zehir değil, bu kutsal ve güzel bir şey,” demek istedim.

Büyükler beni duymadı. Bağırdılar, kovdular, küfür ettiler.

Çocuklar duydu, birkaçı annelerinin babalarının elinden kaçıp yanıma geldi. Beraber Lahit’i tekrar taşıdık yukarı. Sonra oturduk içine. Kaydık. “Veleleeaaaiiiooooo.”

SON


Gökcan Şahin | Lord Engord

11 Yorum Bulunuyor

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <strong> <em> <ol> <li> <strike> <ul> <code> <sup> <sub>