Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kaos Günü

Büyüksu bölgenin en büyük iç deniziydi. Suları derin İçdeniz, kıyıları sarp ve dar bir kanalla okyanusa bağlanıyordu. Kuzeydeki dağlardan gelen soğuk suları taşıyan ırmaklar büyük suya dökülürdü. Güney kıyıları ise avlakların bol olduğu meralarla ormanlarla kaplıydı. Daha da güneyde fersah fersah uzakta da bir dizi dağ ufku kaplıyordu. İşte bu ırmakların büyüklerinden biri olan Afsa’nın akıntılarla genişleyen ağzında kurulmuş bir balıkçı kasabası vardı, Orkhon. Diğer ırmak ve çaylarda da benzer yerleşimler kurulsa da Afsa ırmağının halicine daha büyük tekneler yanaşabildiği için daha büyük ve daha kalabalıktı Orkhon. Üstelik Irmak boyunca uzanan yol Büyüksu’yu ve dolayısıyla okyanusu içerilere bağlıyordu. Bu nedenle köhne limanına balıkçı tekneleri özellikle de geniş karınlı kocaman yelkenli ticaret gemileri yanaşabiliyordu Bu kasabanın bir kaç caddesi ve sokakların çoğu rıhtıma açılan meydanda son buluyordu. Sahil boyunca uzun ve geniş meydanda dükkânlar hanlar birahaneler vardı. Sabah saatlerinde kimseler uğramasa da akşamüzerleri güneş ertesi güne kadar vedalaşacağı denize yaklaşırken insanlar meydanı doldurmaya başlardı. Meydan asıl ününü, gökyüzünde dolanan ayın dolun haline yaklaştığı zamanlarda kutlanan ve artık gelenek haline gelmiş olan destanlarına borçluydu. Bu destanlar önce kalabalıklara tatlı dille ve heyecanla anlatılıyor ardından uzun ve yüksek duvarlara asılıyordu. Asılıyordu ki duyamayanlar okusunlar diye.

Duvarın tam karşısına düşen ve diğerlerine göre daha salaş durumda olan han da iki adam sessizce oturuyorlardı. Biri kırklı yaşlarının sonlarına ulaşmış esmer tenli ve beyaz saçlıydı. Diğeri Yirminci baharını görüp görmediği bile kuşkulu olan genç bir yiğitti. İlk oturduklarında söyledikleri içkilerini hala bitirmedikleri için garsonlar ve arkada hanın karanlık gölgelerinde duran patron durumdan hoşnut değildi. Patron küçük çekik gözlerini kısarak garsonlardan birini yanına çağırdı “Kim bunlar” dedi. Adam ciddi bir ses tonuyla

“Hiçkimse ve hocası durumda ki deli Keşiş” Patron bir an maaşlı elemanının kendisiyle dalga geçtiğini düşündü. Durumu anlayan garson ellerini alışkanlıkla önünde bağlı olan örtüye silerek “Patron, yanlış anladınız. Genç adamın adı Hiçkimse Afsa’nın yukarısındaki köylerden birinde oturuyor. Kim olduğu bilinmediği için hatta kendisi de bilmediği için Hiçkimse diye çağırılıyor.”

“Adları Hiçkimse veya Herneyse, kendilerine sorun bakalım başka bir şeyler içecekler mi? İçmeyeceklerse defedin gitsinler”

Garson masanın arkasında duran adama yaklaşarak “O söylediğiniz, o kadar kolay değil efendim” dedi. Hafif kilolu tıknaz meyhaneci duraladı adamının tavrı karşısında. “Kendisi birkaç defa Kuzgun Kralla karşılaşmış bir yiğittir. Üst başlarına bakıp aldanmayalım, onlar öyle sıradan birileri değil. Hatırlayın, uzun zaman önce kaybolan ve Kuzgun Kralın peşinde olduğu kayıp kristali bulan kişiler.” Adam elemanına hayretle bakıyordu. “Hatırlayın baskına uğrayan keşişlerin sıradan bir meşe dalına sakladıkları kristali bulmuşlardı.“ Patron dâhil o çağda yaşayan hemen herkes kayıp kristalleri duymuştu. Gözleri bir an daldı Adam patronunu şaşırtmaya devam ediyordu “Birkaç ay önce de denizlerin ejderhasını hakladığı söylenili…”

“Tamam tamam mesajınızı aldım gidin kendilerine ne istiyorlarsa verin… Benden” dedi.

“Keşiş Efendi, nerede yanlış yapıyoruz biz” dedi. “Yaşadıklarımız mı başkalarının ilgisini çekmeyecek kadar sıradan yoksa anlatmamızda mı hata var?” Rahip umursamaz bir şekilde başını geriye doğru attı. Omuzlarını belli belirsiz silkti. Karşıda kraliyet duvarında kahramanların maceralarını okuyan birkaç kişi vardı. Kimi dakikalarca duruyor yorulmadan bıkmadan yazılanları okuyordu. Kimi de öylece bir göz atıp bir diğerine geçiyordu. Genç adam kendi kendine konuşur gibi devam etti sözlerine.

“Geçen yıl, geleneksel turnuvaya davet etmişlerdi bu yıl hiç arayıp sormadılar bile”

“Kabahat biraz da bizde değil mi? Biz o uğursuz kanatlı yılanların kaçının peşine düştük ki? Üstelik seni bir kere davet ettiler diye her sene davet etmeli miydiler? Çok hayalcisin arkadaş, biraz ayakların yere bassın”

“Kabak yine benim başıma patladı öyle mi? Nasıl konuştuğumuzu anımsayın, Siz gerekli bilgileri duyumları alacaksın bende gidip o uğursuz ateş böceklerinden birini daha haklayacağım… Genel plan bu değil miydi?”

“Merak etme hissediyorum yakında iyi bir iş çıkacak. Ama o ana kadar yani yarın ki tanıtıma kadar oyalanmak için belki de bir hikâye anlatacağım. Bu hikâye, dünyanın milyonda bir gördüğü bir fırtınadan bahsediyor. Tek kusur bu anlatacaklarımda sen yoksun. Sen daha dünyada yokken yaşanan bir fırtına bu. Her şeyi yerle bir eden, devasa yelkenlileri çöpmüş gibi savurup atan, açıkta kalan hayvanların, insanların etlerinin kemiklerinden sıyrıldığı bir fırtına bu. Ne dersin… Senin olmadığın bir hikâyenin kraliyet duvarında asılı olması seni üzer mi? Delikanlının söyleyeceği fazla bir şey yoktu. Kafasını onaylarcasına isteksizce salladı…

Kanalın durgun sularının yanında uzanan kırmızı damarlı mermer yolda genç adam hızlı hızlı yürüyordu. Yol boyunca sıralanmış anıtlar, çeşmeler zenginliği belli ediyordu. Çizmelerine kadar uzanan haki renkteki pelerini, oluşturduğu hafif rüzgârda dalgalanıyordu. Önce ailelerin oturduğu alçak adadan geçmişti. Bu adada üst düzey yöneticilerin kanun koyucuların ve üst rütbeli askerlerin aileleri oturuyorlardı. Tüm uygarlığın en ileri mimarisiyle donanmıştı. Geniş bahçeli evler okullar ve sosyal binalar mükemmel bir uyum içerisindeydi. Dairesel adayı çepeçevre sarmalayan kanalın dışında olanlarla taban tabana zıt bir görüntü oluşturuyordu. Hele Anakarayla aralarında uzanan denizin ötesine hiç benzemiyordu. Adada insanlar günlük hayatlarına devam ediyorlardı. Alıcı gözle baktığınızda yaşlılarda gizli bir endişe sezebiliyordunuz ama çocuklarda ve gençlerde bu tasanın gölgesi bile yoktu.

Genç adam, uzun kemerli köprüyü aşmış, iç adaya geçmişti. İki ada arasındaki ikinci kanal daha geniş ve daha derindi. Köprünün iç tarafında duran nöbetçiler sıradan halkın buraya geçmesine engel oluyorlardı. Çevreye bir sessizlik ve huzur hakimdi. Sanki görünmeyen bir perde cıvıl cıvıl dış adanın seslerini kesiyordu. Biraz zamanı olsa mimari şaheserlerle dolu olan bu adada yavaş adımlarla yaşadığı anı içine çeke çeke yürürdü. Bu yollarda yürürken çok kere tertemiz ve gökyüzünü yansıtan bu sulara bakarak derin düşüncelere dalmıştı. Ama birkaç yüz fersah ötede tanık oldukları aklına gelince adımlarını iyice sıklaştırdı.

Nöbetçilerin dikkatini çekecek kadar hızlı hareket ediyordu. Kendi yetiştirdiği askerler kendisini uzaktan tanıdığı için rahatlıkla yürüyordu. Adayı enlemesine kat eden ve bir fersahtan daha uzun olan yolu da aştı ve son köprüye ulaştı. Yaklaştığını gören nöbetçi çifti esas duruşa geçip selamladılar komutanlarını. Haberler kötüydü ve bir an önce saraya bu haberleri iletmek zorundaydı. Olayları bizzat kendi görmüştü. Hava oldukça sakin ve ortama sessizlik egemendi.

İçiçe kanallarla birbirinden ayrılmış adaların sonuncusu imparatorluğun kalbiydi. Ortada tam ortada yüksekçe bir tepenin üzerinde kocaman dağ gibi bir kubbe yükseliyordu. Kubbeyi destekleyen sütunların her birine rengârenk ipek kumaşlardan bayraklar asılmıştı. Yanında ki binalar destek binalarıydı. İmparatorluk sarayıyla boy ölçüşemeseler de kendilerine göre görkemli binalardı. Tapınak, sivri kuleleriyle, piramidi andıran kubbeleriyle geniş mermer basamaklarıyla ve binayı çepeçevre saran fildişi rengi sütunlarıyla farklılığını belli ediyordu. Geniş basamaklarla çıkılan ana girişi belki de binadan bile görkemliydi. Hemen yanındaki dar bir sokakla ayrılan alçak ve düz çatıların birleşmesinden oluşan mütevazı binalar gurubu askeri karargâhtı. Yönetim binalarıysa en üst düzey geometrik planlamasıyla adayı kaplamıştı. Simetri tam anlamıyla adaya hakimdi. Genç adam bütün bu binaları ve binaların arasındaki geniş caddeleri geçti ve askeri karargâha yöneldi. Adaları kaplayan sessiz iletişim ağı geldiğini üst düzey komutanlara bildirmişti. Birkaç dakika sonrasındaysa yaşadıklarını, tanık olduklarını ve düşüncelerini yedi kişilik genel komutaya aktarmıştı. İmparatorluk merkezi zenginliği ve ihtişamıyla uzaklarda yaşayan barbarların iştahını kabartmıştı yüzyıllardır. Orada denizin ötesinde öylece duran görkeme ulaşmak istiyorlardı. Yıllardır denizin ötesinde güçlenmişlerdi ve şimdi harekete geçmek için bekliyorlardı.

“Sence neyi bekliyorlar” dedi gurubun en yaşlısı. Kendisi sarayın ve adanın en yüce komutanıydı. “Son zamanlarda gökten bir işaret geleceği dedikodusu yayıldı tüm barbar dünyaya. Kimi gülüp geçiyor kimi de son günlerine hazırlanıyordu. Masanın etrafında toplananlar saklamadan gülüşmeye başlamışlardı. Arada kahkaha bile atanlar oluyordu. Dış adada oturan bir rahip aylar önce bir kehanette bulunmuştu. “Uzaklardan büyük bir tehlike yaklaşıyor” demişti. Kimsenin durduramayacağı imparatorluk sarayından bile büyük bir tehlike. Her şeyi silip süpürecek bir kötülük” demişti. Uygar dünya- koloniler ve barbarlar bu konuda aylarca tartışmışlardı ama imparatordan hiç ses seda çıkmamıştı. Kimse Yüceler yücesinin bu konuda ne düşündüğünü bilmiyordu. İçlerinden bir başkası “O çılgın kâhinin söylediği gün bugün” dedi… Ortalık bir anda sessizleşti, evet günlerce konuşulan gün bu gündü.

Gülüşmeler bitince yaşlı adam masanın üzerindeki ceylan derisinden haritanın üzerine eğildi. Barbarların karşı sahile bu kadar yığılması hayra alamet değildi. Tamam, yelkenlilerle kürekli teknelerle saatler süren bu geçişi yapamazlardı ama kendilerinin kolonilerden gelecek hammaddelere yiyecek ve içeceklere ihtiyacı vardı. Eğer bu birikme dağıtılmazsa yiyecek tedariki sekteye uğrar ve kıtlık olurdu. Daha şimdiden stokları erimeye başlamıştı.

“Beyler fikirlerinizi bekliyorum” dedi diğer altı kişiye seslenerek. Sonra kenarda dimdik bekleyen delikanlıya dönerek “ İstirahata çekilebilirsin, ama fazla uzaklaşma… Hınzırca gülümseyerek, nişanlına ayıracak bol vaktin olacak” dedi. Uzun saçlı asker diğerlerini başıyla selamlayarak çekildi.

Dışarı çıktığında, az önce konuştukları uzaklardan gelen kötülük aklını kurcalamaya başlamıştı. Uzaktan gelecek kötülük gelse gelse gün doğusunun ötesine yerleşmiş olan kardeşinden gelebilirdi. Büyük çöllerin ötesinde ve sarı denizin güneyinde bir adaya çekilmiş ikizi, zekâsını şeytani işlere vermişti. Kardeşinin, derin mağaralarda, karanlık dehlizlerde garip deneyler yaptığını duyuyordu. Çeşitli hayvanları çiftleştirip yeni ve vahşi türler elde etmeyi düşünüyor, bu yaratıkların önde olduğu yenilmez bir ordu kurmayı planlıyordu. Gönderdikleri casuslar kısmen başarıya ulaştığını söylüyordu. Ağızlarından alev kusan kocaman kanatlı yılanlardan söz edildiğini duymuştu. Ve kendisinden birkaç dakika sonra dünyaya gelmiş olan kardeşi bu yaratıklara söz geçirmeyi başarmıştı. Ana kıta batısında yığılan bu yabanileri püskürtünce bu işe el atmalıydı. İçi biraz olsun rahatladı. Uzun vadede tehlike büyük gözüküyordu. Kardeşi krallığını ilan edecekti. Doğuda, Doğduğu topraklar olan Büyüksünün daha da doğusunda yerleşmişti. Ordusunu, şeytani yaratıklardan oluşan güruhunu toparlıyordu. Bu konuyu kendisini tekrar çağırdığında askeri konseye sunmalıydı. Uzaktan da olsa gördüğü, keskin tırnaklı, kalın pullardan zırhlı, alev kusan ve uçabilen bu yaratıklar kutsal adalarına neler yapmazdı ki… O zaman deli kâhinin söylediği uçan tehlikeler bu ucube yaratıklar olmalıydı.

Rahat adımlarla karargâhın önündeki meydanı geçti. Yol boyunca sıralanmış oniks tanrı heykelini görünce duraladı. İşte bunlar Kentin gerçek görkemini ortaya seriyordu. Her biri metrelerce yüksek olan şaheserler kendileri kadar büyük kaideler üzerinde duruyorlardı. Yanlarında küçücük kalan insanlar korku ve saygı duyuyorlardı bu devasa anıtların karşısında. Genç adamın inancı bu Tanrı figürlerinin ötesindeydi ama yine de medeniyetlerini borçlu oldukları bu devlere dua etmeliydi, ne de olsa asker olmadan önce uzun süre tapınakta okumuştu. Yönünü, büyüdüğü mekâna, meydanın diğer yönündeki Tapınağa çevirdi. Adımlarını attıkça yerin hafif hafif titrediğini hissetti. Güneş öğleden sonra parıldıyordu ama gökyüzü olduğundan çok daha parlak görünüyordu. Sanki tepelerinde ikinci bir güneş daha vardı. Dünyayı biri uzakta diğeri yakında başlarının üzerinde iki güneş aydınlatıyordu. Hafif bir yel esmeye başlamıştı.

Rüzgâr doğudan denizden esiyordu ama denizden değil de kızgın çöllerden esiyor gibiydi. Kafasını kaldırdı, her zaman tepelerinde asılı gibi, çakılı gibi duran küçük aylarını da göremedi. Hava şartları uygun olduğunda ve gökyüzünün temiz bulutsuz olduğu çoğu gecelerde imparatorluk sarayının üzerinde duran gümüşi uyduyu göremiyordu. Şaşırdı, şaşkınlığı uzun sürmedi. Doğudan, gökyüzünün derinliklerinden, rüzgârlardan daha hızlı bir nesne yaklaşıyordu. En az iç ada büyüklüğünde büyük akkor halinde bir kaya, bir alev topu, arkasında uzun bir iz bırakarak üzerlerinden süzülerek geçti. Ne olduğunu anlamamıştı. Her zaman akıl danıştığı, kendisine ne olduğunu anlatacak biri vardı. Büyülenmiş gibi iz bırakarak ilerleyen alev yumağını izledi. Uzaklara gün batımına doğru alçalarak ilerleyen nesne gözden kayboldu. Adam koşar adım tapınağın merdivenlerini çıkmaya başladı. Daha üst sahanlığa varmamıştı ki gözleri kör edecek bir ışık patlaması oldu alev topunun kaybolduğu yerde. Bütün ada halkı caddelere sokaklara dökülmüştü. Kimi şaşkın ve ne yapacağını bilmez halde bağırıyor kimi evlerine koşuyordu.

Ana kapıdan girince kalabalık bir rahip ve keşiş gurubu kapıya yönelmişti. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Yaşlı olanlar, ellerinde uzun tespihleri dualar ediyordu. Önceden hazırlanmış bir gurupta ellerinde uzun ve özel kesilmiş ağaçlarla dışarı çıktılar. Kötü ruhları kovmak için meydana yığdıkları odunları, yağlı çıralarla yaktılar. Aralarına serpiştirilmiş tütsüler rengârenk dumanlar çıkarmaya başladığında çevresinde ilahiler söylemeye etrafında dans etmeye başladılar. Çocuklardan oluşan bir küçük gurupta ellerindeki çalgıları çalıyordu. Merdivenlerin üzerine çıkan başrahip tok sesiyle insanlara hitap etmeye başladığında telaş ve panik biraz olsun yatışmıştı.

“Evlerinize gidin dualar etmeye başlayın, tapınaklara koşun Tanrılara yakarın. Yüce tanrılar, gökyüzündeki saraylarından bizi izleyen Yüceler yardım edeceklerdir” dedi. Bütün başlar gökyüzüne yöneldiğinde her zaman alışkın oldukları gümüş rengi ay yerinde yoktu. Az önce durulan sesler tekrar panikle başladı… Kimi evlerine tapınaklara koştu kimi özellikle de yürüyecek hali olmayanlar olduğu yerlere diz çöktüler. O bildik dualar, yakarılar, ilahiler yükselmeye başladı.

“Bak evlat dedi yaşlı adamın sesi. Büyük bir felaket geldi. Her yeri her şeyi silip yok edecek bir fırtına çıkacak. O fırtınayı atlatırsan yangınlara yakalanacaksın ve arkasından da seller yıkıp yok edecek tüm kenti. Buradan pek az insan sağ çıkacak. Sen onlardan biri olmalısın. Bu nedenle en dışarıdaki halkaya git, Sağlam bir tekne bul ve doğu kıtasına var.” Genç komutan şaşkın bir haldeydi. Yaşlı adam, yılların verdiği olgunlukla hiçbir şey olmuyormuş gibi sözlerine devam etti. “Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Hiçbir ölümlü bu olanların karşısında duramaz, Önce var olan yüce Tanrı Kaos hükmünü sürdürmeye geldi. Diğer Tanrılar bile çaresizlik içinde gittiler görmüyor musun? Hadi yürü git… Her şey bittikten sonra binlerce yıl sürecek karanlık çağ başlayacak. Binyıllar sürecek karanlık çağın senin gibi kahramanlara ihtiyacı olacak.” Esmer savaşçı dışarıya yöneldiğinde, yaşlı adamın kemikli parmakları bileğini kavradı. “Güneşin doğduğu topraklara git. O topraklarda karlı dağların arasında bir kent var; Ötekent, Ötekenti bul.”

Görev duygusu tüm benliğini sarsa da genç adamın yüreğinde bir sevgilisi vardı. Şimdi sevgilisini, nişanlısını görmeliydi. Önce ilk köprüyü geçti. Adanın doğusuna yöneldi. Birbirine paralel dairevi sokaklardan koştu. Diğerlerine göre daha alçak gönüllü duran safran rengi binalardan birine yaklaştı. Güzel kız kapının girişinde diğer komşuları gibi neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. O anda müthiş bir patlama sesi duyuldu. Mermerden ve granit kayalardan yapılmış binaları koca bir el sanki kâğıttan yapılmışlar gibi savurdu yıktı.

Darbenin şiddetiyle olduğu yere yığılan genç kızı kucakladı. O esnada Yaşlı bilgenin söyledikleri gerçekleşmeye başlamıştı. Her şeyi yerle bir eden bir fırtına esmeye başladı. Kocaman binalar, devasa sütunlar sallanmaya başlamıştı. Birkaç saniye geçmeden birer birer yıkılmaya başladılar. Kızla birlikte doğu rıhtıma yöneldi, Tarif edilen yere varmaktı amacı ama değil yürümek ayakta durmak bile mümkün değildi. Aniden esen fırtına önüne kattığı her şeyi yerle bir ediyordu. Bütün gücünü toplayıp bir adım atmıştı ki yere yuvarlandı. Çevresinde olan herkes tüyler gibi yapraklar gibi savruluyordu. Yere yuvarlandı. Can havliyle hemen yakınındaki korkuluğu kavradı. Diğer eli genç kızın zarif bileğini kavramıştı. İkisinde bedeni rüzgârda savruluyordu. Ne göz gözü görüyor ne kulaklar yanındaki duyuyordu. Kılıcı kavrayan parmakları zamklanmış gibi korkuluğun mermerini yapışmıştı Bir saniye geçmedi ki birbirini kavramış iki bilek savruldu. Adam bir yana kadın bir yana uçtu. Sütunlar devriliyor çatılar uçuyordu. Bir saniye sonrasında kendisini kanalın dibinde bulmuştu.

Dakikalar sonra kendine geldiğinde her şey olup bitmişti. Karanlık bir yerdeydi. Başucunda yaşlı bir kadın duruyordu. Yerinden doğrulmak istediğinde kaburgalarında derin bir acı hissetti. Çarpmalarla kaburgalarını çatlatmış olmalıydı. Yavaşça doğruldu. Loş ve geniş salon birbirine paralel uzatılmış yaralılarla doluydu. “Neydi bu böyle” dediğinde “Gökyüzünün dehşetini yaşadık dedi. Yavaşça yürüyerek pencerelere yaklaştığında dışarısı kızıl bir aydınlıkla yıkanıyordu sanki. “Rüzgârdan sonra alevler geldi” dedi “Ne kadardır baygındım” sorusunun yanıtını diğer yandaki yaralı verdi. Yarım saat kadar oldu. “Fırtınadan sonra her şeyi silip süpüren ateş tanrısı geldi.” Kafası karmakarışıktı. Birkaç ay sonra evleneceği kızı arayıp bulmalıydı yıkılmış duvarların arasından dar bir aralık bulup dışarı çıktı.

Ortalık tanınmaz bir haldeydi. O güzelliklerden geriye yıkıntılar kalmıştı, birde geride kalanları yakıp kavuran alevler. Her yer cesetlerle doluydu. Gökyüzüyse gri isi gibi bulut gibi bir katmanla kaplanmıştı. Şimşekler çakıyor gök gürültüleri kalan yıkıntılar arasında yankılanıyordu. Uzun süre arandı ama nişanlısından eser yoktu. Sendeleyerek yürümeye devam etti. Doğu rıhtımına vardığında da benzer bir manzara kendisini bekliyordu. Rıhtımın çevresine, kenti korusunlar diye dikilen heykeller yerle bir olmuştu. Tüm kent tam anlamıyla karmaşaya teslim olmuştu. Kıyameti andıran böyle bir manzarada nişanlısını bulması mümkün değildi. O zaman yapabileceği tek şey kalıyordu, kendisini yetiştiren ustasının Başrahibin söylediği yere gitmek.

Rıhtıma vardığında hayatta kalabilen az sayıda insan kaçmak için teknelere doluşuyorlardı. Denizcilikten anlayan o kadar az kişi vardı ki. Çoğu tekne halatlarını çözmeden taşıdığı ağırlık yüzünden batıyordu. Gözüne nasıl olduysa bağlantısından kurtulmuş açıktaki küçük bir sandal ilişti. Dikkatli bakınca içinde birinin olduğunu gördü, sandaldaki adam uzaklaşmak için sürekli kürek çekiyordu. Üzerindeki ağırlıkları bırakıp suya daldı. Onu gören bir gölge daha suya dalmıştı. Sonra birkaç tanesi daha suya atladı. Aralarında bir yarış başlamıştı. Kulaçların sandala sandalınsa kurtuluşa ereceğine inanılan bir yarış başlamıştı. Sandalsa daha da hızlanmıştı.

Birkaç dakika sonra genç adam sandala bindi. Sandaldaki adam karşısındakinin nasıl biri olduğunu anlayınca sesini çıkaramadı. Kendilerine yaklaşan kişileri beklerken sahilden çığlıklar yükseldi. İşte o zaman ufku duvar gibi kaplayan, tüm kenti yutmaya hazırlanan dev dalgayı gördü…

Birkaç dakikalık bir sessizlik oldu dinleyiciler arasında. Araya giren bir ses sordu “Sonra ne oldu” yaşlı adam durgunlaştı. “Sanırım genç komutan günlerce aç biilaç dalgalarla fırtınayla boğuşmuş sonrada ıslak bir tepenin yamacında gözlerini açmıştır.” Bir başkası araya girdi

“Nişanlısından haber alabilmiş mi?” “Binlerce nişanlıdan, onbinlerce sevgiliden bir daha haber alınamadı” dedi. kır saçlı adam. Gözlerindeki nemi pek az kişi fark etmişti.

“Hey, Beybaba bütün bunları sanki oradaymışsın gibi anlatıyorsun” dedi garsonlardan biri, diğeri bastı kahkahayı “Görende seni bin yaşından fazla sanacak” dedi. Tam olarak 1190 yaşındayım dedi adam diğerlerinin gözlerinin içine bakarak Ses tonu o kadar ciddiydi ki kimse söyleyecek bir söz bulamadı. Birkaç saniye sonra da “Hiç göstermiyorum değil mi?” dedi Sözleri daha bitmeden kahkahayı basmıştı. O an havadaki elektrik dağılmıştı. Tüm gurup neşeyle gülüşüyordu.

Kasa da duran patron dudak bükerek “Siz cahiller bir kere daha Atlantis masalı dinlediğinizin farkında mısınız” dedi. O sırada hesabı ödemek için gelen genç adam patronun mırıldanmasına cevap verdi.“Atlantis matlantis iyi anlattı hikayeyi. Üstelik Atlantis’in masal olduğunu kim söyledi ki…”

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Kaos Günü” için 1 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *