Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kardan Adam

“Abla! Abla, bak kar yağıyor.”

“Imm… Rahat bırak beni Duruu.” Yorganımı kafama çekiyorum.

“Abla! Kalk hadi, kardan adam yapalım.” Yorganı çekiştiriyor.

“Git başımdan!” Yastığıma iyice sarılıyorum.

“Ama… ama ç-çok güzel yağı-yordu.” Kelimelerin arasında burnunu çekiyor. Lanetler okuyarak doğruluyorum. Bir başladı mı saatlerce ağlayabilir. Gözlerim yarı açık, beni pencereye sürüklemesine izin veriyorum.

“Bembeyaz abla, bembeyaz!” Perdeyi çekip işaret ediyor. Uykulu uykulu başımı sallıyorum. Kar yağıyor, ne bekliyordu ki? Bu kız bu saatte nasıl bu kadar uyanık olabilir?

“Hadi dışarı çıkalım. Kardan adam yapalım.”

“Bu kadarcık karla yapamayız.”

“Hayır, yapamayız. Hadi şimdi uyuyalım, yarın kalkınca yaparız. Olur mu?”

Dudaklarını büzse de başını eğiyor. Yaşasın, yaşasın, yaşasın. Yüzümü mutlulukla yastığıma gömüyorum.

“Abla!” Bana birkaç dakika gibi gelen bir süre sonra Duru yine kulağımın dibinde bağırıyor. “Ablaa!”

“Tamaam.” Ayaklarımı sürüye sürüye peşinde pencereye gidiyorum.

“Bak!” Sesinde sitem mi var? “ Birileri gece yapmış.” Meydanın ortasında duran kırmızı bereli kardan adamı işaret ediyor.

“Sen de daha güzelini yaparsın.” Bir şeyler atıştırıp tekrar yatağa yollanıyorum. Tatil günü sabahın köründe kalkmaya hiç niyetim yok. Bütün günü evde uyuşuk uyuşuk dolaşıp kitap okumakla geçiriyorum. Böyle bir gün geçirmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki. Duru iki- üç kez tamamen sırılsıklam halde gelip üzerini değiştirdi. Tam bizim camın önüne bodur bir kardan adam yaptılar arkadaşlarıyla. Ne zamandır giymediğim eski yeşil şapkamı kafasında görünce hiç şikâyet etmedim.

Günün tek önemli olayı, iki sokak aşağıda oturan on üç yaşındaki bir oğlanın iki gündür kayıp olduğu haberinin yayılmasıydı. Çocuktan önceki sabah ekmek almaya gittiğinden beri haber alınamamış. Daha o yaşlara gelmiş olmadığından kimse kaçtığından şüphelenmiyor. Söz konusu ben olsaydım, en azından on altımı geçtiğim son bir küsur yıldır, evden kaçmıştır deyip dosyayı kapatırlardı herhalde.

Ertesi gün öğlene doğru pes edip, kartoplarının havada uçuştuğu meydana çıkıyorum. Yünden bir zırh giymiş gibi hissediyorum kendimi. Duru’nun elini tutup dışarı adım atar atmaz da kafama bir kartopu yiyorum. Dilara’nın sırıtışına somurtarak karşılık veriyorum. Kar yağışın severim, pencerenin arkasında durduğu sürece. Kış aylarında, herkes böyle delirdiğinden, mümkün olduğunca sokağa çıkmamaya çalışırım.

“Aa, abla bak. Birileri yine gece kardan adam yapmış.” Dün sabah yapılı olanın beş metre ilerisinde yine aynı bereden takılmış, öncekinden biraz daha uzunca olan kardan adamı işaret ediyor. Dün akşam o kadar geç geldiğine göre, hangisinin gece yapıldığını, hangisinin dünden kaldığını biliyordur herhalde diye düşünüyorum.

“Gece kardan adam yapmak daha zevkli olsa gerek.” diyorum. “Etrafta her an kafana gelebilecek bir şeyler uçuşmuyorken.”

Biraz ileride kartopu oynayan arkadaşlarını görünce elini benden kurtarıp çığlık atarak onlara doğru koşuyor. Kuytu bir köşeden bir süre küçücük bacaklarıyla karda bata çıka koşturuşlarını izliyorum. Sıkılınca, Duru’ya uzaklaşmamasını söyleyip ara sokaklarda dolaşmaya başlıyorum. Mahallenin gerçek çocuk nüfusu ancak yarıyıl tatillerinde belli oluyor. Sayıları birden ikiye katlanmış gibi. Her yerden bir çocuk fırlıyor. En az her köşe başından, kimi sırıtarak kimi somurtarak kardan adamlar bakıyor. Renk renk bereleriyle güzel bir görüntü oluştursalar da sürekli izleniyormuş hissinden hoşlanmıyorum.

Avare avare dolaşırken bizim sokaktan epey uzaklaştığımı fark ediyorum. Birkaç yüz metre sonra geri dönerim, diyerek devam ediyorum. Birden biri koluma yapışıyor. “Hande?!” Yüreğim ağızımda, hemen geri çekilip arkamı dönüyorum. Yamuk taktığı beresinin altından çıkan kır saçlarıyla, tombul yüzlü ufak tefek bir kadın umutla bakıyor yüzüme. Aynı saniye içinde umudunun gözlerinde sönüşünü izliyorum. Birkaç damla yaş süzülüyor yanaklarına. Titrek bir sesle “Ö-özür dilerim yavrum.” diyor. “Ben… kızıma benzettim de seni.” Soran gözlerle bakıyorum. “Dün geceden beri gelmedi eve. O da kızıl saçlıdır senin gibi. Arkadan görünce…” Devamı gelmiyor. Arkasını dönüp çökmüş omuzlarıyla ilerliyor sokakta. Şaşkınlık içinde donakaldığımı, kadına tek kelime etmediğimi fark ediyorum. En azından teselli edecek bir şeyler söyleseydim ya.

Geldiğim yolu bu kez etrafa fazla bakınmadan geri dönüyorum. Eve girdiğimde hala kadını düşünüyordum. Doğuktan uyuşmuş yüzüm gevşiyor. Üzerimi çıkarıp koltuğun birine atıyorum kendimi. Kanalın birinde “Kar ve Kaplan”a rastlıyorum. Hayret. Pek bilinmez bu film. Hemen hemen yarısına gelmiş olsa da izlemeye başlıyorum. Yarım saat sonra Duru da eve geliyor. Yüzü kıpkırmızı olmuş. Bir garip sanki. “Anne?”Duru’ya bir baksana.” Kaşkolünü çekip alıyorum yüzünden. Annem elini havluya silerek çıkıyor mutfaktan. Diz çöküp yüzünü Duru’yla aynı hizaya getiriyor. Karla ıslanıp iyice siyaha dönmüş kahverengi saçlarını çekiyor yüzünden. Dudaklarını alnına bastırıyor.

“Aferin sana.” diyor çekilirken. “İki gün kar içinde yüzersen olacağı budur. Yanıyorsun. Burada bekle. Babana arayayım, hastaneye gidelim.” Telefonu bulmaya gidiyor. Ben de Duru’yu tekrar giydiriyorum. Ancak hastayken susar zaten, sesi soluğu çıkmıyor.

Babam on beş dakika içinde geliyor. Aceleyle çıkıyorlar. Çok sık hastalanır Duru. Hastalanınca da fena hastalanır. Annemin hazırladıklarından ısıtıp yiyorum. Yarım saat kadar Dilara’yla telefonda laflıyoruz. Saç uçlarını kızıla boyatacağını söylüyor. Çizgili çorap moda olunca ilk alan da, saçını kulak hizasında ilk kestiren de o olmuştur. Moda olan hiçbir şeyi kaçırmaz.

Bizimkiler iki saat sonra geliyor. Duru uyumuş. Babam onu direkt yatağa götürüyor. “Fena üşütmüş.” diyor annem. Tahmin edilebileceği gibi. Onlar yemek yerken ben odama yollanıyorum. Son anda su içmek için geri dönüyorum. Annemin fısır fısır konuşan sesini duyunca duraklıyorum.

“…görememiş. Zavallı kadıncağız… Nasıl titriyordu her yeri.”

“Şu hastalık işi iyi oldu aslında.” diyor babam. “Kızları birkaç gün bırakmayalım dışarıya.”

Annemden onaylar bir mırıldanma çıkıyor. Daha fazlasını duymak için biraz dikiliyorum orda. Ama devam etmiyorlar. Ben de vazgeçiyorum.

Sonraki iki günü evde geçiriyoruz. Duru sürekli dışarıyı izlemek istediğinden genelde ben de pencerenin yanında takılıyorum. Sokaktaki çocuk sayısında belirgin bir azalma var. Kardan adam sayısı ise hala istikrarlı bir şekilde artıyor. Her ne kadar battaniyenin altında, elimde fincanımla mutlu olsam da eve böyle tıkılmış olmak hiç hoş değil. Hele meydanda sıralanan kardan adamlar kendimi hapsedilmiş hissettiriyor.

“Bak, bir tane daha yapmışlar.” Duru’nun işaret ettiği yere bakıyorum. Kırmızı bereli kardan adam sayısı beş olmuş. Kim yapıyor bunları merak ediyorum. Mahallenin çocuklarıdır herhalde. Evimiz meydana baktığı için memnunum, bu trafiği takip edebiliyoruz.

Ev hapsimizin dördüncü sabahı telefon sesiyle uyanıyorum. Gözlerim açık, yatağın içinde annemin sesini anlamaya çalışıyorum. Bir dakika geçmeden elinde telefonla odaya giriyor. “Selin?” Doğruluyorum. Telefonu tutan eli titriyor. “Anne? Kimmiş? Ne oldu?”

“A-ayşe Teyze’n. Dilara size geldi mi diye soruyor.”

Bir an anlamadan bakıyorum yüzüne. Sonra kanım donuyor. Dilara… Çocukluk arkadaşım, belki de tek arkadaşım…

Yorganı kafama çekip bütün gün öylece duruyorum. Annem, Duru birkaç kez geldi yanıma. Annem bir iki saat Ayşe Teyze’yle kaldı sanırım. Bense yarı uyur, yarı ağlar vaziyette oturdum yatağımda.

Tatilin son beş gününü de evde geçiriyoruz. Ya televizyonun başında haber izliyorum ya da pencere kenarında meydanı. Şehirdeki kayıpların sayısı on bire ulaşmış. Bütün ülke bu habere kilitlenmiş gibi. Kimse kaybolanlar arasında bir ortak nokta bulamıyor. Ne yaşları, ne işleri… İki gün önce yetmiş iki yaşındaki bir kadın kayboldu. Önceki hafta altı yaşında bir çocuk… Bizim mahallede yoğunlaşmış gibi görünse de şehrin geneline yayılmış durumda. Geceleri polis arabalarının pencereme vuran ışıklarıyla uyanıyorum. Devriyeleri iki üç katına çıkardılar herhalde. Sokaklarda kimse kalmadı. Sanki şehir kardan adamlarca işgal edilmiş… İyice nefret ettim onlardan. Neyse ki hava biraz yumuşadı. Meteoroloji iki üç güne yağmur bekliyormuş. Yapan kimseyi görmesem de sayıları hala artan bu soğuk yüzlü canavarlardan ancak o zaman kurtulabileceğiz.

Okulların açıldığı sabah ağzıma gönülsüzce birkaç lokma atıp çıkıyorum evden. Annemin kaygılı bakışlarını cevapsız bırakıyorum kaç gündür. Meydandaki topluluğun yanına gidiyorum ağır ağır. Okul arkadaşlarımı selamlıyorum. Bizimkileri okula kendim gitmeye ancak böyle ikna edebildim. On kişilik grubumuz tamamlanınca okula doğru yürümeye başlıyoruz. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Dilara’yı hepimiz severdik…

Gün bomboş geçiyor. Okulda Dilara için yapılan tören vs. Ders filan işlenmiyor. Ben de iki haftadır alıştığım üzere cam kenarına geçip dışarıyı izliyorum.

Dönüşte de kafile halinde hareket ediyoruz. Ayaklarım daha da gömülüyor sanki yola. Kar yumuşuyor. Sonunda… Başımı yerden kaldırınca Dilara’nın sokağında olduğumuzu fark ediyorum. Aniden duruyorum. “Siz devam edin. Ayşe Teyze’ye gitmem lazım benim.” diyorum. Kaç gündür gitmemekle ne kadar yanlış yaptığımı düşünüyorum. Çocukluğumuzda komşuyduk. “Komşu anne” derdik birbirimizin annesine. Ayşe Teyze’den iki kızını birden mi aldım?

“Emin misin Selin?” Çocuğun yüzü tereddütlü.

“Eminim Ümit. Azıcık durup döneceğim zaten.” Normal zamanda olsa beklerlerdi muhtemelen. Ama şu şartlar altında, yüzlerinde endişeyle, dönüyorlar. Ben de dönüp iki katlı mavi eve ilerliyorum. Bir an duraksasam da uzanıp çalıyorum zili. Ayak sesleri…

“Selin?”

İnsan bir haftada nasıl böyle yaşlanır?

Tutup sarılıyor bana. “Kızım…”

Hala bir haber yokmuş. Ne iyi ne kötü… “Bari cesedini bulsalar.” diyecek oluyor ama bitiremiyor cümlesini. Çoğunlukla gözyaşıyla geçen iki saatten sonra ayaklanıyorum. Mesaj çektim ama annem endişeyle bekliyordur. Bir saat daha dursam Hakan Amca işten gelip bırakır ya, beklemeyeyim o kadar. Tekrar geleceğime söz verip çıkıyorum evden.

Çıkar çıkmaz da pişman oluyorum.

Hava tamamen kararmış. Gece olmuş resmen. Sokaklarda kimsecikler yok. Ben ve kardan adamlar dışında…

Elimi cebime sokup hızlı adımlarla yürümeye başlıyorum. Geri dönüp babamı mı arasam? Korkak olma bu kadar. Altı sokak geçmem lazım sadece. Ne olacak. Hem. Hem sabah kaybolmuyor muydu insanlar? Hayır, sokakta beni durduran kadın kızının gece kaybolduğunu söylemişti. Aferin, hatırlamasan olmazdı sanki.

Soğuk yüzümü kesiyor. Kaşkolümü düzeltiyorum. Şu sokak lambaları daha sık olsaydı keşke. Gerçi bir işe de yaramıyorlar. Evlerin ışıkları aydınlatıyor yeterince.

Adımlarımı saymaya başlıyorum. Bir, iki, üç, yedi, yirmi sekiz, seksen dokuz… İkinci sokak. Yüz on iki, yüz kırk iki… Üçüncü sokak. Tam biraz rahatlamaya başlamışken ayak sesleri duyuyorum. Kulak kesiliyorum. Belli belirsiz geliyor sesler. Ne tarafta olduğunu anlayamıyorum. Arada duruyor, sonra devam ediyor. “Buz” diye düşünüyorum. Buzdaki adımları duyabiliyorum, kardakilerse yok.

Otomatikman hızlanıyorum. İki yüz üç, iki yüz otuz… Dördüncü sokak. Ayak seslerinin kesildiğinin fark ediyorum. “Kuruntu yapıyorum herhalde.” diye rahatlatmaya çalışıyorum kendimi. İki yüz kırk yedi-

Ses çıkarmayan çığlıklar atıyorum, bedensiz bir kol beni sağ tarafa uzanan çıkmaz sokağa çekerken. Bir el kaşkolümü yüzüme bastırıyor. Neredeyse nefes alamıyorum. Debeleniyorum, hedefini bulmayan tekmeler atıyorum.

Çıkmazın sonunda beni duvara vurup önüme geçiyor elin sahibi. Darbenin şiddetiyle zaten alamadığım nefesim kesiliyor. Eli hala ağzımda, karanlıkta sadece gözlerini görebiliyorum. Normal bir insanın sahip olamayacağı bir parlaklıkla bakan gözlerini…

Duvarın arkasından gelen konuşmaları duyuyorum. Ağır et kokusu midemi bulandırıyor. Burası üçüncü sokaktaki, duvarın diğer tarafındaki, kasabın çöp olarak kullandığı çıkmaz. Çocukken de çok korkardık buradan. İki yanımızda yükselen duvarlarda tek pencere yok. Kedinin biri çöp bidonundan fırlayıp koşarak gözden kayboluyor. Tamamen yalnızız. Yalnız, yalnız, yalnız…

Boşta olan el saçımın bir tutamını şapkamın altından çıkarıyor. Parmaklar saçımla oynuyor.

“O da böyleydi.” Sesi boğuk çıksa da çatlıyor. “Onun saçları da böyleydi.” Kimden bahsediyor=? Eski karısından mı? Annesinden mi? Kaybolanlardan birinden mi? “Onunki alev kırmızısıydı. Onunki daha güzeldi.” Gözleri daha da parlıyor. Allah’ım… Deli bu adam. Deli! Kaybolanların yüzü geliyor gözümün önüne. Tanıdıklarım ya da fotoğrafların ı televizyonda gördüklerim. Doğal, boya, siyah ya da kahverengiyle karışık kızıl saçlar… Nasıl fark edilmedi bu? Nasıl gözden kaçırdılar? Dilara! Yani… Eğer boyatmasa… Yaşlar yanaklarımdan süzülüyor. Ağzımı kurtarmaya çalışıyorum. Uzun parmaklar çenemi tamamen kavrıyor bu kez.

“Kırmızı saç Tanrı’nın lanetiymiş. Bilmiyordum, geçen ay okudum. Sen o şiiri biliyor musun? Anlamam gerekirdi.” Kendi kendine konuşuyor. “ Onun saçları alev kırmızısıydı. Anlamam gerekirdi.” O kadının şimdi nerde olduğunu merak ediyorum. Sonra öğrenmek istemediğime karar veriyorum.

El, saçımı bırakıp boğazıma doğru ilerliyor. Bütün gücümle itiyorum, fayda etmiyor… El, boğazımı kavrıyor. “Artık kimseyi lanetleyemeyeceksiniz.” Bir şiir yüzünden ölüyorum. Saçma sapan bir şiir yüzünden… Nefes alamıyorum. Gözlerini gözlerimden ayırmıyor. Bedenim sarsılmaya başlarken öldüğümün farkındayım.

“Onun saçları alev kırmızısıydı…”

* * *

Kadını meydanın ortasında, yerde diz çökmüş çığlık atar halde buldular. Elleri saçlarında, boğazını yırtarcasına çığlık atıyordu. Çığlık attı, çığlık attı, çığlık attı… Aklı da bilinci de onu terk edene kadar çığlık attı. Manzarayı gören kimse ayakta duramadı.

Güneş açmış, karlar erimişti. Kardan adamlar geride sadece kalıntılarını bırakmıştı. Bereler, havuçlar, kömür parçaları… Ve yarıya kadar erimiş gövdelerden sarkan kızıl saçlı cesetler… Meydan bembeyaz bir gelincik tarlasıydı. Kadın, kızının cesedi önünde diz çökmüş bağırıyordu.

Kaybolmalar o gün sona erdi.

Kar tekrar yağana kadar…

 

Kardan Adam” için 2 Yorum Var

  1. Elinize sağlık, güzel bir hikayeydi. İkinci kardan adamın ortaya çıkmasıyla düğümü anında çözdüm ama yine de keyifle okumaya devam ettim. Kaleminize sağlık…

  2. Elinize sağlık. Son yarım saattir yağan kar yağışı ile birlikte öykünüzü okumak ilginç oldu 🙂
    Başarılar

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *