Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kesik Başlı Yatır

Birçok kişi gibi ben de üniversitenin ilk yarıyılını yurtta geçirip arkadaş edindiğimde eve çıkanlardandım. Başka bir şehirde, aile baskısı olmadan özgürce yaşamanın tadına sonuna kadar varmak, eve her fırsatta kız atıp günümü gün etmek istiyordum. Ancak üç arkadaş ortak tuttuğumuz evde yaşadıklarımdan sonra ne özgürlüğü ne hayata dair en ufak zevklerin tadını hatırlayabilir oldum.

Üç hafta boyunca bütçemize uygun ev aradık. Sonunda Burdur’un en belalı mahallelerinden biri olan Yenice Mahalle’deki dört katlı bir apartmanın bodrum katını kiralamaya karar verdik. Rutubetten çürümeye yüz tutmuş evimizin yalnızca iki odası olduğundan ikimiz bir odayı paylaşmak zorundaydı. Aramızda çöp çekerek bunu da kararlaştırdık. Piyango benle Çağrı’ya vurdu.

İlk birkaç ay her şey çok güzel gitmişti. Her gün olmasa bile haftada en azından üç gün komşularımızdan gelen yemeklerle karnımızı doyuruyor, sabaha kadar kart veya okey oynuyor, güzelce yaşayıp gidiyorduk. O gün hiç birimiz farkında olmasa da işlerin boka sarmasına vesile olan bir şey yaşandı.

Kapının sinirlerimi bozan zili çaldı, gelen dördün kat komşumuz Havva Teyzeydi. Yarı deli bir görünüm çizen kadın, elinde bir tabakla izin istemeye gerek duymadan içeri girdi. Çekyatlardan birine oturup tabağı bana verdi. Yemeği mutfağa götürüp odaya dönerken kadın bizimkilerle konuşmaya başlamıştı bile.

“Size bi’ şey söyleyeceğim çocuklar ama sakın korkmayın emi?” diye girdi lafa. Bizimkiler pek oralı olmayarak kafalarını salladıktan sonra devam etti.

“Bu evin altında yatır var çocuklar,” dedi.

‘Yatır’ lafını duyduklarında Mustafa ve Çağrı hem biraz ilgilenmiş gibi görünerek hem de yeni bir dalga konusu bulmuş olmalarının hevesiyle kadına dikkatlerini verdiler. Bu sırada ben de salona gelmiştim. Havva teyze benim de ilgimi çekmek için yüzüme kısa süre baktıktan sonra konuşmasını sürdürdü.

“Şimdiye kadar ortalığa çıkmadı ama yakındır, gösterir yine kendini. Her yıl Ramazan’a bir ay kala peyda olup bir iki hafta görünür ondan sonra da çeker gider.”

Çağrı, biraz meraklı biraz da ürkmüş gibi davranarak sordu, “Madem yatır var, buradan niye taşınmadınız teyze?”

“Bu kadar ucuza başka bi’ ev bulabilsek bi’ dakka bile durmam ya el mahkûm işte, ne yaparsın,” diyerek nedenini açıkladı. Surat ifadesi gayet ciddi ve biraz da endişeliydi.

“Niye öyle diyorsun teyzecim, evliyalardan insana zarar gelir mi hiç? Hem bak Ramazan ayını karşılamak için çıkıyormuş ortaya,” Bu sefer konuşan Mustafa olmuştu. Çağrı ve benim dinle diyanetle hiç alakamız yoktu ama o arada Cuma namazlarına giden bir tipti. Ben konuşmaya katılmamayı ve bizimkilerin tiyatrosunu izlemeyi seçtim. Çünkü Mustafa’nın ses tonundan anladığım kadarıyla o da dalga geçiyordu kadıncağızla. Havva teyze ise onların kendisiyle eğlendiğinden habersiz ciddi ciddi anlatmaya devam ediyordu.

“Bizim buraya musallat olan şey evliya yatırı değil ki be yavrum, kötücül bir ruh bu. Zamanında buraları yurdu bellemiş belli ki, kimseyi barındırmıyor mendebur, hayatı zindan ediyor ahaliye.”

“Nasıl bir şeymiş ki bu, gördün mü sen hiç, neye benziyor, zarar verdi mi size?” diye soruları ardı ardına sıraladı Çağrı.

“Şükür zarar veremiyor, Kemal dayın evin her yerine muskalar dualar astı. Ama geceleri sesini, çığlığını duyarız, feryadından figanından uyku bile uyuyamıyoruz o üç haftada valla.” Sorulanları büyük bir ciddiyetle cevapladıktan sonra buraya asıl geliş amacını da açıkladı Havva teyze.

“Ben de yemek verme bahanesiyle mahsus geldiydim zaten, size de muska getirdim, evin her yerine asın bunları ki mendebur size tebelleş olmasın,” dedikten sonra elinde tuttuğu beyaz poşetten üçgen şeklinde katlanmış 10-12 tane muska ve birkaç da defterden koparılmış kâğıtlara yazılı Arapça dua çıkarıp uzattı. Kâğıtları aldım, biraz inceledikten sonra bizimkilere verdim.

Kadın, verdiği kâğıtları nerelere asacağımızı gösterdikten sonra tabağını alıp gitti. Muskaları giriş kapısının üstüne, her odanın dört köşesine asmamız, dua kâğıtlarını da yataklarımızın başucuna bantla yapıştırmamız gerektiğini söylemişti.

Havva teyzenin getirdiği yemeği afiyetle yerken kadının söyledikleriyle eğlenmeye devam ettik. Birkaç gün daha bunun muhabbetini çevirdikten sonra hem yatır olayını hem muskaları çoktan unutmuştuk bile.

Keşke kadıncağızı biraz ciddiye alanımız olsaydı diyorum şimdi ama iş işten geçtikten sonra keşkelerin bir faydası kalmıyor.

Baharın ortalarıydı. Final zamanı yaklaşmış, gece gündüz ders çalışıyorduk. O gece yine sabaha kadar çalışırken başladı her şey. Mustafa, kafasını kitaptan kaldırıp bir ses duyduğunu söyledi. Müziğin sesini kapatıp kafasını yukarı kaldırdı, birkaç saniye kıpırdamadan sese odaklandı, bizim de duyup duymadığımızı sordu. Dışarıdan takır tukur sesler geliyordu. Çağrı’nın ‘kedidir kedi’ esprisinden sonra üzerine düşmedik. Yatmaya karar verdik.

Her zaman olduğu gibi yatağımda bir o yana bir bu yana dönerek uyumayı beklerken acı bir çığlık sesiyle irkildim. Kulakları sağır edecek kadar yüksek ve yakından gelen bir çığlıktı bu. Hemen üzerimden battaniyeyi atıp ayağa kalktım. Aynı anda pencerenin kenarındaki yatağında uyuyan Çağrı da uyanmıştı. Neler olduğunu anlamaz şekilde bir an sessizce bakıştık. Çığlık bir iki saniye bile sürmemişti ama tüylerimin diken diken olduğunu, karnımdan başlayıp sırtıma doğru çıkan bir ürperti hissettiğimi hatırlıyorum.

Çağrı ve ben yarı çıplak halde bakışıp dururken Mustafa odaya bodoslama daldı ve bir küfür eşliğinde neler olduğunu sordu. Odadaki sessizliği yırtan sorusuyla kendime gelebilmiştim.

“Ne bileyim amına koyayım, o neydi lan öyle?” diyebildim ki sözümü bitirmemle beraber yer sarsılmaya, duvarlardaki resimler ve ampul oynamaya başladı.

Bir an deprem olduğunu sandım ama sarsıntı devam ederken çığlık yeniden başlayınca bu fikrimden vazgeçtim. Odadan çıkıp evde dolaşmaya başladık. Neler olduğuna dair fikir edinmeye çalışıyorduk. Salonda oraya buraya bakınırken giriş kapısı yumruklanmaya başladı. O an algılayamamıştım ama normal bir insanın gücünün yetmeyeceği kuvvetle dövülen kapı birkaç saniye içinde menteşelerinden ayrıldı ve önümüze düşüverdi. Bodrum kattaki dairemizden sadece gelip geçen insanların ayaklarının görülebildiği pencereden sızan sokak lambası ışıklarının oluşturduğu loşluğun arasında, kapının ardından sadece bir gölge görünüyordu.

Neredeyse iki metre boyu, geniş gövdesi olan bir gölgeydi bu. Uzun saçları ve bir karıştan uzun sakalları vardı. Bütün kapıyı kaplayan bedeni, içeriye bir adım attığında görünür olmuştu. Üzerinde çürümeye yüz tutmuş siyah renkli garip bir elbise, başında kavuk ya da ona benzer bir şapka vardı. O da elbisesi gibi harap görünüyordu ancak elbiselerinden daha korkunç olan, yüzüydü. Yüzünü kaplayan kara sakalların arasındaki bir avuç et kırışıklıklarla doluydu ve kabarmış derileri pul pul dökülüyordu. Ben çakılı kaldığım yerde muhtemelen altıma işemekle meşgulken diğerlerinin ne âlemde olduğunun farkında bile değildim. Bir an sonra vücudum titreyip kendime geldiğimde, Mustafa’nın mutfaktan kaptığı bıçakla, gölgeye doğru hamle yapıyor olduğunu görebildim. Bu arada gölge ağır adımlarla evin içine yürümeye devam ederken kollarını yana açmıştı. O sağır edici sesleri çıkararak üzerimize hiç acele etmeden gelirken açtığı kollarından birinde gördüğüm şey beynimin kafatasımı yarıp göğe çıkmasına sebep oldu. Yaratık -ya da her neyse- elinde kesik bir kafa taşıyordu.

Ben de kaçmaya, kurtulmaya çalıştım ancak küçücük evde gidebileceğim hiçbir yer yoktu. Mustafa ve Çağrı’nın, yaratığın kocaman elleri arasında can verişini gördüm. Nasırlı, irin akan yaralarla kaplı el, arkadaşlarımın kafasını tuttuğu gibi koparıp bir kenara attığında sıranın bana da geleceğinden adım gibi emindim.

Oda arkadaşımın, dostum Çağrı’nın kopmuş kafasını bir kenara fırlattı. Demir kanca gibi parmaklarından sızan kanlar halıları boyarken bana yöneldi. Korkudan başım dönüyor, boğazım kurumuştu. Gözlerim karardı, midem bulandı. Olduğum yere yığılıp kaldım. En son hatırladığım şey, beni öldürmek için gelen yaratığın çürümüş suratı ve sürekli elinde tuttuğu çocuk kafasıydı.

Gözümü açtığımda, kendimi karanlık ve pis kokulu bir yerde buldum. Lağım sularının içinde, taştan bir yatağın üzerinde uzanıyordum. Gözlerim karanlığa, burnum kesif kokuya alışana kadar hareket etmeye cüret edemedim. Kendimde güç bulup ayağa kalkabildiğimde uzun ince, karanlık bir tünelde olduğumu anladım.

Birkaç dakika sonra öldüğümü ve cehenneme düştüğüme karar verdim. Ancak cehennemden de berbat bir yerde olduğumu biraz sonra anladım. Tünelin sonundaki, burayı aydınlatan tek ışık kaynağının önünde duran gölge, beni yaşarken esir almış kendi çöplüğüne çekmişti. Ne zamandır buradayım bilmiyorum ama Havva Teyze’nin sözünü ettiği kötücül yatırın mezarında aldığım her nefes bir ömürden daha uzun geliyor bana.

Kafayı yediğimi biliyorum. Uyuyabildiğim kısacık dakikalarda bazı rüyalar görüyorum. Her tarafı beyazlarla kaplı bir odadayım ve üzerimde aynı beyazlıkta elbise var. Buranın tam tersi… Cennet! Hatta huriler bile var; ama benimle sevişmiyorlar. Sanırım tanrı insanlara sınırsız seks vaat etmekle, ibadet etmeleri için kandırmış onları. Çünkü sadece hizmet ediyorlar bana. Getirdikleri yemekler çok güzel, rüya olduğunu bilsem bile ağzımda hissedebiliyorum tatlarını. Hatta bazen akide şekerine benzer şeyler veriyor bana. Tadı şeker gibi değil ama burası cennet değil mi? Cennettin şekeri de ekşimsi oluyor demek ki!

Ve sonra yine uyanıyorum. İki metrelik yaratığın hücresindeyim, elindeki kelle çürümek üzere. Gözleri akmış, derileri iyice çürümüş, tutacak saçı kalmamış… O kellenin yerine geçeceğimi biliyorum.

Bu döngüden bıktım artık. Sonsuza kadar kellemin gideceği korkusuyla ya da seks yapmayan bir huriyle küçücük bir cennet odasında yaşamak istemiyorum.

Adil Öztürk

Yazmaya şiirle başlayıp kısa öyküyle devam ettim. Fantastik kurguyla tanıştıktan sonra öykülerim çeşitli edebiyat sitelerinde ve e-dergilerde yayınlandı. Epik fantezi şiiri denemelerim olsa da henüz paylaşmaya cesaretim yok. Her gün bir haiku yazarım. 2015 En İyi Canavar Hikayesi Yarışması ‘nda “Yaltar Han Efsanesi” adlı öyküm birinci seçildi.

Kesik Başlı Yatır” için 9 Yorum Var

  1. Öykü iyi bir şekilde başladı ve güzel de devam etti. Yakalamak istediğin karamsar havayı ya da, nasıl söylenir, gerilim atmosferini iyi yansıtmışsın. Diyaloglar da fena değildi. Arkadaşlarının hareketlerini güzel tasvir etmişsin. Bu da olayların kafamda daha kolay canlanmasına yardım etti. Fakat final kısmı havada kalmış gibi geldi bana. Açıkçası şok etkisi bekliyordum. Bir an olaylar rüya mı, yoksa gerçek mi anlamadım. Hala da anlamış değilim aslında 😀 Yine de ellerine sağlık, gerçekten okurken beni heyecanlandıran bir hikaye olmuş. Başka öykülerini de okumak isteriz efendim 🙂

    1. Teşekkürler, konuşturmalar konusunda hala yeterince iyi değilimdir aslında ama sanırım yavaş yavaş becermeye başlıyorum diyalogları. 🙂
      Final kısmı için evet, aslında ben de istediğim gibi yazamadım. Karakterin olaylar sonucu kafayı yemesi, tımarhaneye yatırılması ve sanrılar görmesi üzerine -yer altında olduğunu düşünüyor, hastanedeki anlarını rüya olarak algılıyor. Bu arada yaşananlar gerçek 🙂
      Diğer yazdıklarımı da şuradan okuyabilirsin: http://oyku.kayiprihtim.org/yazar/adil-ozturk-bars-elsa/
      🙂

  2. İyi bir öyküydü bence ama kesinlikle bir klişeydi. Bundan önce binlerce yatır öyküsü yazılmıştır, orada da belki bunlara benzer olaylar yaşanmıştır. Peki bu öykünün farklılığı, orjinalliği nerede? Daha önce yazılanlardan daha değişik bir şey verdi mi bana? Okuması elbette keyifliydi, hayalet öykülerine zaafı olan biriyim zaten. Ancak dediğim gibi, sıradanlığı göze çok batıyor.

    Elbette alınmanı istemem. Sonuçta içinden bir yatır öyküsü yazmak gelmiştir ve sen de yazmışsındır, eline bir fırsat geçmişken de, “Şurada yayınlayayım bari,” demişsindir belki. Bu senin farklı şeyler yazmadığını göstermez. Elbette göstermez.

    Dediğim gibi, okuması keyifli bir öyküydü. Tebrikler…

    1. Okurken keyif aldığın için teşekkürler Gurur.Evet bir klişedir ruh öyküleri; diğer öykülerden pek farklı da sayılmayabilir ama yazım tarzını geliştirmek açısından klişe ya da klasik olarak görülen konularda yazmak gerekir.
      Bu öyküyü, hadi bir ruh hikayesi yazayım diye değilde bu seçki için özel olarak yazdım, aklımda bir ruh öyküsü yazmak yoktu; ama temayı görüp de hoşuma gidince “yazayım bari” dedim. Seçkiyeçok nadir katılabiliyorum, 2010dan beri sadece beş öykü yazabilmişim seçki için ama artık elimden geldiği kadar katılmaya çalışacağım.

  3. Zevkle okudum. Merak uyandırıcı bir şekilde başlıyor ve devam ediyor. Öğrenci evi atmosferi, gençleri uyaran komşu gibi öğeler öyküyü inandırıcı kılmış. Finali tam anlayamadım, sanırım karakter araf gibi bir yerde kalıyor. Belki bu duruma baştan bir gönderme yapılsa öyküyü daha tamamlanmış hissedebilirdim. Ama özellikle böyle finalleri tercih eden okuyuclar da olabilir. Benim anlayışım biraz daha klasik kalıyor belki de.
    Eline sağlık.

    1. Beğendiğiniz için teşekkürler. Finali ben de tam istediğim gibi yazamadım, karakter araf gibi bir yerde kalmıyor. Sonunda yatırdan kurtuluyor ama delirdiği için tımarhaneye kapatılıyor. Sürekli kendini o yatırın ininde zannettiği sanrılar görüyor, ilaç aldığı zamanlarda gerçeğe dönüyor ancak hayali gerçek, gerçeği rüya sanıyor. Dediğim gibi finali tam anlamıyla yazamadım ama daha sonra düzeltebilirim sonunu.. 🙂

      1. Çok güzel finalmiş. Aslında güzel ipuçları da var ama ben anlamamışım 🙂

        En sona gerçek mekanı anlatan bir cümle konabilirdi belki. Ayrıca baş tarafa eski kiracının akıbetiyle ilgili merak ettirici bir kısım eklenebilir. Belki o da yan koğuşta kalmaktadır. Tam Alacakaranlık Kuşağı hikayesi 🙂

  4. Güzel bir öykü olmuş, öykünün etkileyici olduğu söylenebilir, ama Gurur un da dediği gibi oyku klişe. Bazı anlatim bozuklukları var. Bu öyküyu bir alıştırma olarak görebilirsin. Daha iyilerini yazabilecegini düşünüyorum. Kalemine kuvvet.

    1. Teşekkürler Ruhşen; evet, klişe bir öykü ama daha iyi hayalet, ruh, hortlak vs. öyküleri yazabilmek için klişe ve kolay olanlarla başlanmalı diye düşünüyorum. Anlatım bozukluklarını ne kadar okusam da bulamıyorum; zaten bir yerden sonra kendi öykümü tekrar tekrar okurken yazılanlara duyarsızlaşıp anlayamaz hale geliyorum. O yüzden okuyanlarımın yorumları çok önemli benim için. 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *