Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Korkulukların Üzerinden Aşağıya

Bir ses duyduğumu zannettiğimde akrep ve yelkovan on birin üzerindeydi. Gece yarısına beş dakika kalmıştı.

Yaklaşık bir saat önce, yolcu ettiğim misafirlerimin ardından evin havalanmasına kanaat getirerek salondaki pencereyi açmıştım. Haziran ayına girmek üzereydik ve dışarıdaki hava insanı üşütmeyecek cinstendi.

O sırada mutfaktaydım, saatin tiktakları beynimi kemirip ruhuma işliyordu sanki. Beynimi kemirip ruhuma işleyen şeylerden hoşlanmam. Ama aklı başında hiçbir insan dönüp de saate, beni rahatsız etmekten vazgeç, demez. Dediği taktirde ‘aklı başında’ yakıştırması geçerliliğini yitirir.

Bir ses duydum demiştim, evet. Muhtemelen salonda açık bıraktığım pencerelerden çalındı kulağıma. Koşar adım vardım salona ve pencereyi kapattım. Hoş, o sesi duymasaydım bir müddet daha açık kalacaktı ya, neyse.

Ardından oğlumun odasına girdim. Korkmuştum çünkü. Ne olur ne olmaz, bu gibi durumlarda kontrol etmek gerekir. Onu öyle orada uyurken gördüğümde içime bir su serpildi. Henüz misafirler evdeyken televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Çizgi film izlemekten canı çıktı çocuğun, ilgilenemedim. Çok haklı. Yarın okulu var zaten, şimdi uyusun. Ben yarın ilgilenirim oğlumla. Zaten şu an ilgilenecek durumda değilim. Yorgunum.

Peki duyduğum ses neydi? Eve girmeye çalışan bir hırsız olabilir miydi? Eğer öyleyse balkonu dahi zeminle bitişik olan bir eve girmek onun için çok da zor olmasa gerekti. Zemin katlardan hep nefret etmişimdir. Bu üçüncü evimiz ve yine zemin kat. Yakında buradan da taşınacağız, ama muhtemelen o da zemin kat olacak. Daha üst katlara çıkmamıza maddiyat izin vermiyor.

Bir sigara yakıp yatmak en iyisi.

Mutfağa yöneldim. Setin üstünde bulunan çakmağı aldım ve sigaramı yaktım. Sigara dumanının dışarı çıkması için de balkon kapısını açtım. Biliyorum iyi bir fikir değildi fakat dumandan rahatsız olan bir çocuğunuz varsa bunu yapmak durumundasınız. Hele bir de çocuğunuzun astımı varsa ve zaman zaman nefes almada problem yaşıyorsa. Aslında bu durumda yapılması gereken tek şey vardır; sigara içmemek. Ama bırakamıyoruz şu mereti, ne yapsak, ne etsek…

Balkona adımımı attım. Karşımdaki apartmanın üçüncü katındaki ışığı saymazsam eğer, görüş açım tamamıyla karanlıktı. Yaz aylarında pencereyi açıp yüksek sesli müziği tüm mahalleye dinleten apaçi kılıklı biri yaşıyordu karşı apartmanın üçüncü katında. Baba parasıyla yaşayan bir tipti. Ve ev de kendisinin değil, babasınındı. Hatta ev değil, tüm apartman kendilerinindi. Geriye kalan tüm dairelerde de kiracılar yaşadığından, dur diyen de olmuyordu bu apaçiye. Boyu epey uzamıştı anlayacağınız. Ukala. Ukalaları sevmem.

Yıldızlara bakıp sigara içmek bu dünyada severek yaptığım işlerin başında gelir. Aya bakarak da sigara içerim. Ayın yüzeyindeki tomurcuk misali lekelere bakıp onları su damlacıkları olarak hayal ederim. Ayda su olduğunu düşünürüm. Yaşam olduğunu düşünürüm. Fakat insanoğlunun aya gittiği yalanına hiçbir zaman inanmadım, inanmam da. Bu bir aldatmacadır. Bu, insanları aptal yerine koymaktır. Aptallar sınıfında yer almaya hiç de niyetim yok oysaki.

Sigaramdan bir nefes daha alıyorum. Sonra bir nefes daha. Birazdan içeri girip balkonu kilitledikten sonra oğluma sarılıp uyuyacağım. Eğer eşiniz bir şirketin gece bekçiliğini yapmaktaysa işiniz gerçekten zor demektir. Her gece evde tek başınıza uyumak zorundasınız. Evlendikten sonraki ilk iki yıl benim için çok daha zordu. Sonra oğlumun dünyaya gelmesiyle birlikte geceleri yalnızlığım yarı yarıya düştü. Onunla beraber uyumaya başladım. O zamanlar henüz küçüktü tabii, şimdi ise birinci sınıf bitmek üzere.

Zaman insanlara karşı attığı zarları her zaman düşeş getirmeyi nasıl da başarıyor. Kazanıyor! Zaman insanları her seferinde yeniyor!

Sigaram bitmek üzereyken bir ses daha duyuyorum. Önüm karanlık, bir şey göremiyorum. Bir kuştur diyorum, ağacın dalına konan. Veya bir kurbağadır, zıplayan. Kertenkele de olabilir. Fare? Evet, fare de olabilir. Bekliyorum, kulak kabartıyorum iyice, aynı ses yine, peş peşe. Biri mi yaklaşıyor?

Sigaram elimde küçüldükçe küçülüyor. Son bir nefes daha alıp çalılıklara atıyorum. Sönmüştü zaten, yangın çıkaracak denli büyük bir güce sahip değildi artık.

Evet, bir şey yaklaşıyor bu tarafa doğru! Karanlıkta göremiyorum, seçemiyorum. Ama hissediyorum. Vücudum anında tepki veriyor. Soğuk terler boşalıyor sırtımdan aşağıya. Tüylerim diken diken. İçeri giriyorum hemen. Balkonun kapısını kapatıyorum. Kilitliyorum bir de. Perdemi çekiyorum. Evin giriş kapısına doğru ilerleyip onu da kilitliyorum. Tüm odaların pencerelerini de kontrol ettikten sonra oğlumun uyuduğu yatağa doğru ilerliyorum. Düşünüyorum. Ne olabilir ki, diyorum kendi kendime. Cevap veremiyorum ama. Uyumalı mıyım, bilmiyorum. Hayır, uyumamalıyım.

Saat 01.00: Oğlum uyuyor ve ben de yanında nöbet tutmaktayım.

Saat 01.40: Gözlerim! Gözlerim kapanıyor. Allah’ım! Uyumamalıyım. Oğlum üstünü açıyor, battaniyeyi tekmeliyor. Çişimi geldi acaba? “Berk, oğlum, tuvalete mi gideceksin, çişin mi var?” “Hayır,” diyor. Üstünü örtüyorum tekrar, uyuyor.

Saat 02.20: Sanırım tuvalete gitmem gerekiyor. Çişim geldi ve daha fazla tutamayacağım.Yavaşça kalkıyorum yataktan ve çıkıyorum odadan. Banyoya doğru ilerliyorum. Tuvalet koridorun sonunda, oraya kadar gidemem. Banyoya neden gittiğime dair hiçbir fikrim yok aslında. Çünkü orada klozet yok, ama duşakabin var! Duşakabinin içine giriyorum, eşofmanımı sıyırıyorum ve beyaz renkli zeminin yüzeyini açık sarı bir sıvı kaplıyor. İğreniyorum. İşim bitiyor ve yatığıma dönüyorum.

Saat 02.55: Bu sefer Berk’in çişi geliyor. Onu tuvalete götürmem gerekiyor. Yatak odasından çıkıyoruz. Ne yapmalıyım? Bilmiyorum. Koridorun sonunda yan yana duran mutfak ve tuvaletin kapısı gözüme çarpıyor. Kapıları kilitlememe rağmen korkuyorum, o yana gidemiyorum. Ah! Mecburum. Banyoya giriyoruz. “Anne, burası banyo!” diyor Berk. Uykulu olmasına rağmen burada tuvalet olmadığını biliyor. “Evet,” diyorum, “ama klozetin sifonunda sorun var.” Duşakabinin kapağını açıyorum. Berk ayakta durarak çişini yapıyor. “Bekle,” diyorum. Bir su döktükten sonra duşakabinin kapısını kapatıyorum. Yatağa gidiyoruz. Oğlum hemen uykuya dalıyor. Ben mi? Ben uyumuyorum!

Saat 03.38: Gözlerim sızlıyor! Dayanamıyorum sanırım. Uyumamalıyım. Uyumuyorum.

Saat 04.17: Sessizlik. Sessizlik beni kahrediyor!

Saat 04.33: Yatağın içinde terliyorum. Ve sıcaklık arttıkça uykum geliyor. Kalkıyorum. Odanın içinde volta atıyorum.

Saat 04.58: Oysaki bugün çok yorulmuştum. Oysaki sadece yatıp uyumak istiyordum!

Saat 05.12: Bir ses mi duyuyorum yine? Ruhun bana oyun mu oynuyor yoksa? Hayır, bir ses duyuyorum. Mutfağın olduğu bölümden geliyor. Birisi kapıyı mı zorluyor? Balkona mı girmeye çalışıyor? Ya da yürüyor. Evet, yürüyor! Ölüm sessizliğinde bunu duymak çok da zor olmuyor. Allah’ım! Herkes mi uyuyor? Eşime telefon açsam mı, diye soruyorum kendi kendime. Artık çok geç diyorum sonra, vazgeçiyorum. Sabaha ne kaldı şurada. Ve ses kesiliyor. Rahat bir nefes alıyorum.

Saat: 05.41: Gün ağarıyor. Nihayet!

Saat 06.30: Güneş doğdu. İnsan sesleri, araba sesleri. İşte bu!

Saat 07.18: Berk’i uyandırıyorum, elini yüzünü yıkadıktan sonra okul üstünü giydiriyorum. Bir an önce bu evden çıkmak istiyorum ve bir daha girmemek. Ben de hazırlanıyorum bir yandan. Mutfağa doğru yürüyorum, kapının kilidini açıyorum, artık korkmuyorum. Aydınlık bana güç veriyor. Balkona doğru ilerliyorum. Balkon kapısının da kilidini açıyorum. Kalbim atıyor, çok hızlı atıyor.

Gördüğüm manzara karşısında çığlık atmamak için ağzımı kapatıyorum. Kan! Kan görüyorum! Balkon kan gölüne dönmüş adeta.

Aman Allah’ım!

Kafamda onlarca senaryo canlandırıyorum. Hepsi birbirinden korkunç. Kapıyı kapatıyorum. Apar topar çıkıyoruz evden, bir daha dönmemek üzere.

Orada ne olduğunu öğrenmek istemiyorum.

Çıkarken kapıcıya rastlıyorum. Telaşlı halimden şüpheleniyor. Soru sorarcasına iki çift göz bana bakıyor.

“Balkon,” diyorum, “kan.”

Anlamıyor.

Uzaklaşıyorum.

Korkulukların üzerinden aşağıya.

Korkulukların Üzerinden Aşağıya” için 7 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Böyle öykülerin düş perdeme yansıttığı tek şey ”insomnia” oluyor. Okurken aklıma Edgar Allan Poe ve Stephen King gelmedi değil, sen de yazmadan önce bu yazarlar üzerinde düşünmüş olmalısın. Basıcı, içimizi kemirici kelimeler dökmeye çalışmışsın. Olağanüstü olmasa bile, hiç sıradan olmayan bir kurguyla öykünü açmayı hedeflemişsin. Öykünün içerisinde yaşarken (yazarken) dünya, kesit doyurucu geliyor. Okurlara açıldığında yetersiz kalıyor. Amatör olsun, kitaplı olsun her yazarın sorunudur. Türe göre başarılı olsa da, yine türe göre doyurucu olmadığını düşünmekteyim. Karakterlerin yaşadıklarından etkilenebilmek için karakterleri uzun ve geniş bir şekilde tanımalıyız. Korku ve gerilim de durum kısa öykülerin güçlülüğünden kaynaklansa da böyle düşünmekteyim. Her köşesi, düşüncesi ezberlenmiş karakterin yaptıkları bizi daha çok mutlu eder. Diğer konulara gelirsek hiçbir sorununu görmüyorum. Rayında gidiyor. Her ne kadar kısa öyküler yazsam da senin uzun öykülerde başarını biliyorum, kısa olmasın, doyalım. Noktayı öykü ismiyle vurmak istiyorum. Ad öykünün finaline kapı açıyor. Okumamış biri öykünün adını gördüğünde sonuç hakkında fikirler düzebilir. Finalde de bir ters köşe olmazsa öykü isminin ne kadar önemli olduğu açığa çıkar. Öykünün adı daha başka olsaydı çaprazdan gol yiyebilirdik. İsimler mühimdir.

  2. Şimdi böyle bir son olunca insan merak etmeden duramıyor. Balkonda ne oldu, bir vampir avını orada mı içti, alkarısı gelip komşunun çocuğunu mu yedi, ne oldu? 🙂
    Bir annenin çocuğu hakkında endişelenmesini çok güzel anlatmışsın. Çiş mevzusunu birazcık uzatmışsın ama olsun, o paranoya psikolojisini oldukça sade ve etkileyici oluşturmuşsun, çok severek okudum. Umarım diğer seçkilerde ya da bağımsız bir öyküde devam edersin de merakım da gider balkonda ne olduğuna dair.
    Öyküyü okurken benim aklıma hiç insomnia gelmedi. Karakterin davranışları genel olarak paranoyak özellikler gösteriyordu; ama çocuğuna o kadar düşkün bir annenin, üstelik nefes darlığı olan bir çocuğun annesinin sigarayı bırakmamış olması paranoyayı da silikleştirdi. Yine de bence ağır basan psikolojik öge paranoya idi. Bu gibi öykülerde karakteri daha derinlemesine tanımlarsak, hikayeye ve konusuna daha iyi hakim olabiliriz diye düşünüyorum. Çiş olayını daha kısa tutup karakterin kişiliğine daha da girsen çok daha iyi olurdu bence.

  3. Güzel hikayeydi Doğukan, ellerine sağlık. Kadının hareketlerini, oğlu için duyduğu endişeyi ve korkularını çok güzel anlatmışsın. Sonu da Fransız filmleri tadında, okuyucuya bırakılmış. Ben gayet keyif aldım, kalemine sağlık.

  4. Merhaba Doğukan. Bana mı baktı, beni mi gördü? Yazarken bunu dinlemiş olman muhtemel.

    Kelimelerle çok güzel oynamışsın, etkileyici ve gerici bir hikayeydi. Sonlara fazla takılmam, ama burada -nasıl etkilediysen artık- çok takıldım, gerçi devamını beklemiyorum. Neyse, duyguyu hissettirmek istemiş ve bunu da başarmışsın. Birkaç kelime ve kelime grubunu (astımı olan biri zaten zaman zaman nefes almada problem yaşar- iki çift göz) fazladan yazmanın dışında bir hata göremedim (emin ol, görmek için uğraştım :))

  5. Merhaba Bahri. Uzun süredir öykülerini okumuyordum. Hatta uzun süredir “öykü” de okumuyordum. Dün akşam başladığım Yitik Öyküler kitabı, hikaye okuma arzumu tetikledi ve (ilk defa) bir seçkideki tüm hikayeleri okumaya bu kadar yaklaştım.

    Hikayene gelirsek, yukarıda arkadaşların da bahsettiği gibi sonunu okuyucuyu merak ettirecek şekilde bırakman etkileyici olmuş. İnsanları bir daha okumaya, belki arada küçük nüanslar vardır diye öyküyü irdelemeye itiyor. Bu da hikayelerde sevdiğim özelliklerden biridir.

    Yazım kurallarına ne kadar dikkat ettiğini biliyorum zaten, bunun haricinde de pek bir hata göremedim ben. Çok güzel bir öykü olmuş; kalemine, aklına sağlık.

  6. Öykünü sabaha karşı, uyumadan önce okudum ve başarılı buldum. Tıkırtılardan daha fazlası olsun isterdim, paranoyasını güçlendirecek birkaç imge ya da aksiyon daha. Ve öykünün sonunda, kafasında canlandırdığı senaryoları ya da en azından gördüğü manzaranın detayını verebilseydin keşke. O zaman iskelet daha kuvvetli ve dik durabilirdi, şimdi hafif kambur. Karakterlerin derinine inmek de önemli.

    İyi giden yazarlarımızdansın, yolun açık. Kolay gelsin!

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *