Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Küçük Bade Saatleri Çok Seviyordu

Bebekliğinden beri tuhaf bir çocuktu o. Diğer çocuklarla oynaması pek nadir görülürdü. Daha çok içine kapanık, uslu, yeni tabirle ‘’Melankolik’’ bir çocuktu. Kıvırcık saçları ve çok güzel gri gözleri vardı. Pek nadir olsa da, gülümsediğinde yanağında iki gamze belirirdi. Ta o zamandan duygularını en uçlarda yaşardı, güldüğünde gözlerinin içine kadar güler, ağladığında çok içli ağlardı. Geniş bir ailede yaşardı, anneanne, babaanne, dedeler, teyzeler, amcalar… Ailenin ilk torunu değildi elbette, ama özel olduğunu hemen hissettirirdi. Doğduğunda bile ağlamamıştı! Saatlere karşı garip bir ilgisi vardı onun, bir saat gördü mü dayanamaz, açar, bakar, kurcalardı. Çoğu zaman kapatamazdı önceden, ama yaşı büyüdükçe ustalaşmıştı. Bir de erik ağaçlarını çok severdi. Çoğu eski toprak teyzeler gibi anneannesi de ekmeyi, biçmeyi çok severdi. Yaşadığı büyük evin bahçesinde, en arkada, görkemli bir erik ağacı vardı. Çok sevdiği erik ağacı… Bade henüz üç yaşındayken, anneannesiyle birlikte Karşıyaka Mezarlığı’nın ordaki seracılara gidip, küçük bir fide beğenmişlerdi. Eve geldiklerinde ona uygun, seveceği bir yer aramışlar, en sonunda Bade’nin odasının baktığı tarafa ekmişlerdi. Küçük elleriyle tuttuğu kocaman sürahiyle erik fidanının can suyunu dökmüştü Bade. Onunla beraber erik fidanı da büyümüş, Bade ilkokula başlarken güzel bir ağaca dönüşmüştü. Bahar geldi mi çiçek açan dallarından bir-iki tanesi pencereden adeta odasının içine girerdi. Çok sevinirdi, minik parmaklarıyla dokunurdu çiçeklerine, onları okşar, severdi. Yaz günleri tepesinden inmez, kilo kilo erik indirirdi midesine. Dallarında kimi zaman atçılık oynar, kimi zaman uyuyakalırdı. Bade liseye geçtiği zaman, tüm ihtişamıyla arka bahçeyi kaplar olmuştu.

Doğduğu güne kadar cinsiyetini kız olarak tahmin etmişlerdi, geleneklere uygun olarak her yer pembeydi. Güzel de bir kız ismi seçmişlerdi ona, Bade! Doğumu dört gözle beklenirken, annesi çağın hastalığı vereme yakalanmıştı. Doğduğu gün ayrılmışlardı ve annesi hayata tutunmak için çok yorgundu. Beklenenin aksine erkek doğan çocuğuyla, bir başına kalan baba ne yapacağını bilememişti söylenene göre ve kaçıp gitmişti. Annesinin çok sevdiği Bade ismi miras kalmıştı ona, belki de biraz bu yüzdendi ilerleyen yaşlarda ismi gibi feminen hissetmesi. Annesizliğin ve babasızlığın yükü omuzlarında, pek konuşmadan, pek gülmeden, kendini yakın hissettiği erik ağacıyla ve saatlerle geçti ilkokul çağları. Kuzeni Dilara’nın bir çok bebeği vardı, ama ona kimse bebek almamıştı. Herkesin aldığı arabalar bir köşede oynanmadan duruyor, Bade’nin gözlerini kuzeni Dilara’nın bebekleri süslüyordu. Bir gün, çabucak çaldı bir tanesini. Adını ‘Özlem’ koydu, onunla oynadı, onu çok sevdi. Anneannesi yalnızlığını bir bebekle de olsa paylaşmasına sevinmiş, ses çıkartmamıştı. Oyuncak da olsa, en azından insana benzeyen bir şeydi bu sefer vaktini geçirdiği. Bade mutluydu. Biraz bebeğiyle vakit geçiriyor, sonra kalkıp ödevlerini yapıyor, başka bulduğu her boş vakitte dedesinin eski dostu ‘’Saatçi Mecrif Usta’’nın yerinde çıraklık yapıyordu. Eve saat mekanizması için ıvır-zıvır getiriyor, değişik saatler tasarlıyordu. Hatta, arkadaşları ile izlediği ‘’Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi’’ filminde gördüğü ters işleyen saatin mekanizmasını kendi eski saatini parçalamış, günlerce uğraşıp yapmayı becermişti.

‘’Zaman’’ kavramı, teoriler üzerinde ilginçlik kazanmaya başlamıştı Bade için. Zaman yolculuğu, zaman paradoksları, kelebek etkileri gibi zaman teoremleri üzerinde incelemelerde bulunuyordu. Fizik ve astronomi üzerine çalışmayı istiyordu. Artık, zamanı iyice bilmek istiyordu. Evin alt katına beş-altı saat koymuştu. Bazen gözlerini kapatır ve hepsinin uyum içinde tik-tak’lamasını dinlerdi. Artık ‘’Saat Simetrisi’’ adını vermek istediği bir takıntısı vardı, o kadar saatin içinden tek bir saatin bile bir nanosaniye ileri olmasına katlanamıyordu. Çoğu insanın hayatında gördüğü en dakik insan olmaya başlamış, bu haliyle öbürleri için sinir bozucu bir kişi olup çıkmıştı. Derken bir gün, tek bir saniye içine sıkıştığını hissetti. O saniye bir odaydı onun için ve girdiği anda kapı anahtarı denize düşmüştü…

‘’Anneannen, Bade. Durumu iyi değil’’ demişti teyzesi. Ama hayır, bu an o an değildi. Bade’yi ölümüne sıkıştıran o saniye, Doktorun odadan çıkıp ümit dolu bekleyen kalabalığa kafasını sağa sola salladığı andı. Hiç ağlamadı. Her zamanki ketumluğunu korudu günlerce. En sonunda, kaç hafta sonra, kimsenin bilmediği bir nedenle ağlayarak kendini bahçeye atmıştı. Elektrikli testereyi çalıştırmış ve kocaman erik ağacını yere devirmişti. Anneannesinin son hatırasını görmeye dayanamıyordu.

Anneannesin ölmeden önce Bade’nin odasına astığı dededen kalma büyük, kurmalı bir saat vardı. Mekanizması ağırdı, her saat başı saatin sayısı kadar vururdu. Her gece 12 de düzenli olarak çalıyor ve uyandırıyordu. Onu indirmeyi denemişti, ama saatin tik-takları izin vermiyordu. Kalbinin sesi gibiydi.

Şüphesiz birkaç kere indirmeyi denemişti, ama saat o duvarda kalmaya kararlıydı. Birkaç günde bir kurulması gerekiyordu. Ancak yeni uğraşı yüzünden o saati epey boşlamıştı Bade.

Üniversite zamanıydı. Hacettepe Üniversitesinde Fizik Mühendisliğini kazanmıştı. Kıvırcık saçlarını uzatmıştı Bade. Cinsel kimliğinden şüphe duymayı bırakmış, ancak kendini tutucu çevresine kabul ettirememenin huzursuzluğunu yaşıyordu. İstediği gibi giyinmek onun için uzak bir ihtimaldi. Bir kız arkadaşına hediye alıyormuş gibi aldığı etekler, elbiseler, makyaj malzemeleri dolabının çok uzak bir köşesinde duruyor, boş zamanlarının zevkli zamanlara dönüşmesini sağlıyorlardı. Kapıyı kilitleyip saatlerce yaptığı makyajlar, kombinlediği kıyafetler onun saat zevkinin ötesine geçmişti. Bunları yaptıkça internetten araştırmalar da yürütüyordu, birçok kadının umursamadığı şeyler… Örneğin çanta hangi kolda taşınmalı, taşınırken el içeri doğru olursa ne anlama gelirdi, dışa doğru olsa ne anlama gelirdi? Etek giymenin püf noktaları, ağda yaparken dikkat edilmesi gereken noktalar…

İlk gerçek anlamda ilişkisini de üniversitedeki ilk yılında yaşadı, Güney’le. Güney onu hissetmek istediği gibi hissettirmişti, aynı bir kadın gibi. ‘’Bir kız arkadaşına hediye alıyormuş gibi aldığı elbiseler’’ onun yanında amacına varıyordu. Tanrı kavramını dürtüklüyorlardı beraber ve Bade neden yanlış bedende doğduğunu sorgulayıp duruyordu. Sonunda karar verdi, öyle bir Tanrı olamazdı.

Ancak Güney ise bunun doğru olamayacağını savunuyordu. O neden aramadan inanıyordu Tanrı’ya, ama önce bedeni erkek ruhu kadın bir insanı yaratıp sonra da onu cehenneme atmazdı.

‘’Zaman’’ demişti Bade. ‘’Her şeyin Tanrısıdır. Zamanın gelir doğarsın, zamanın gelir büyürsün, okula gidersin, aşık olursun, hasta olursun… Bir resmin bitiş süresi vardır, bir şarkının bestelenme süresi vardır, insan hayatının süresi vardır. Ben o zaman ‘’Dakik Bir Tanrı’’ya inanıyorum galiba.’’

‘’Ben hayatımda senin kadar zamana ve saatlere odaklı bir insan daha görmedim Bade. Ben Tanrı’nın Zaman’ın da üzerinde olduğuna inanıyorum. ’’ Demişti Güney de… ‘’Zor zamanlarında kimden yardım isteyebilirsin ki? Hem Tanrı yoksa, ölünce nereye gideceksin? Hiçliğe mi?’’

‘’Bence her insan bir saattir, Güney. Herkes en başta zamanın çocuğudur. Hatta ben bu teorime ‘Zamanın Çocukları’ diyorum.’’

‘’Saatlerin yaptırım gücü yoktur, ama insanların vardır Bade. Tıpkı bizi kalıba soktukları, seni hissetmediğin biri gibi giyinmeye zorladıkları gibi. Sen şu ‘Otomatom’ şeyini kast ediyorsun sanırım.’’

Gülümseyip, oturdukları masanın üzerinden kitaplarını aldı. ‘’Ben robotlardan bahsetmiyorum. Gitmeliyim, yarın iki vize beni bekliyor. Görüşürüz hayatım.’’

Otobüs durağına kadar yürüdü. Bahar havası vardı, önünden bir kadın geçti, üzerinde beyaz puanlı bir elbisesi vardı. Gıptayla bakıp başını salladı iki yana, ve kendi kendine gülümsedi. Kol saatinin tik-takları kulaklarına dolanıyordu, sokak çok sessizdi. Aniden saatini kurmayı unuttuğu geldi aklına.

Abdestini almaya giren Dede, kattaki sessizliği fark etti. Hiç adeti değildi ancak bu sessizlik hoşuna gitmemişti, saati kurmak üzere Bade’nin odasına girdi. Masanın üzerinde açık kitaplar vardı, köşedeki eski saatçi masasında da birleştirilmeyi bekleyen parçalar… Saati kurmak için kelebeği aradı, iki masada da yoktu, dolabı açtı. Ve gördüğü manzarayla beyninden vurulmuşa döndü adeta. Önce Bade’nin evde gizlediği bir kadın olabileceğini düşündü, hani şu Tarık Akan ile Hale Soygazi’nin oynadığı eski Türk filmi gibi. Elini daldırmasıyla bir takım fotoğrafları çekmesi bir oldu, Bade ile Güney’in fotoğraflanmış anları. Bade’nin hiç olmadığı kadar feminen hissettiği anların kağıttaki aksisi… Bade’nin o an odaya girmesi, kaderin ufak bir cilvesiydi. Ve bu sefer, Bade’nin her zaman hissettiği tik-takları Dede sinirlendiğinde boynunda atan damarda hissediyordu. Olacakları tahmin eden Bade, gelen tokadı engellemek için geriye ittirdi Dede’yi. Ve bir kere daha saniyenin içine sıkıştı Bade, Dede’nin kafasından akan kanları görerek o tıp tıp atması gereken damara dokunduğu anda. Parmağını değdirdiği yerde hissetti azalan tik-tak’ları. Tik-tak, tik-tak, tik-…

İki parmağının altındaki saatti Dedesi. Ve mekanizma düşme nedeniyle ağır hasara uğrayıp, durmuştu. Çocukluğundan beri düşme nedeniyle kırılan bir çok saati tamir etmişti, bunu da edebilirdi. Ellerinin altındaki bir altmış büyüklüğünde, kocaman, köşeli, kurmalı bir saatti artık. Saatçi masasını boşaltıp, bu kırık saati oraya yatırdı ve tornavidayla kapağı açtı. Saatin altındaki gong durmuştu. İçindeki tuhaf katran ellerine, oradan da masaya akarken eliyle gongu çalıştırmaya çalışıyordu. Ancak sorun gongda değildi tabi ki, üstteki karmaşık mekanizmayı açmak zorundaydı. O bir saatti, Bade onu kırmıştı ve düzeltebilirdi. Bade saatlerden çok iyi anlardı, Bade çok iyi bir saatçiydi, Bade bütün saatleri tamir edebilirdi. Bade zamanı bu ailedeki herkesten çok daha iyi bilirdi, bunu düzeltebilirdi.

‘’Dilaraaa’’ diye bağırdı.

‘’Efendiiim?’’

‘’Bana şu elektrikli testereyi getirir misiinn? Şu saati açamıyorum da!’’

‘’Tamaaam.’’

Ve Kuzen Dilara elektrikli testereyi çalıştırıp, kapıyı açtı. Gördüğü manzara, en korkunç korku filmini bile aratmayacak bir sahneydi. Deliler gibi çığlık atmaya başladı, herkes odaya doluşana kadar. Kimi gördüğü manzara karşısında bayılırken, kimi içi dışına çıkacak gibi kusarken, Dilara var gücüyle haykırmaya devam ediyordu.

Küçük Bade Saatleri Çok Seviyordu” için 4 Yorum Var

  1. Aklıma ilk gelen şey “Parfume” filmi oldu. Kokuya takıntılı bir gencin insan kokusunu çıkarması gibi, insanı saate benzetip tamir etmeye çalışmak…Güzel kurgu ve etkileyici anlatımınızdan dolayı tebrikler. Olayların gelişimi ve Bade’nin ruhsal durumu hakkında biraz daha derine inilebilirmiş ama yine de çok güzel bir öyküydü..

    1. Teşekkür ederim, yazarken fikirler kafamı zorluyor gibiydi, her şeyi bir an önce yazıp bitirmek istedim, bitirince de dönüp tekrar yazmayı seven biri değilim olduğu gibi gönderdim ama şu an okudukça keşke Bade’nin ruhsal betimlemelerine daha fazla yer verseydim diyorum.

  2. Selamlar,

    Bu seçkide şimdiye kadar okuduğum 13 öykünün arasında ilk üç sıradan birini aldı “Küçük Bade Saatleri Çok Seviyordu” Bade’nin ruh halini öyle içten, öyle derinlemesine anlatmışsın ki etkilenmediğimi söyleyemem. Gerçekten zevk alarak okuduğum, tekrar tekrar okumak da isteyeceğim bir öykü çıkarmışsın ortaya, ellerine sağlık, çok teşekkürler.

    İlk iki paragrafı biraz uzun tutmuşsun, bir kaç yerden ayrılarak 3-4 paragraftan oluştursan daha iyi olurdu. Okurken satırları takip etmek biraz zorlaşıyor, paragraflar uzun olunca.

    Belki Bade’nin sevgilisiyle olan “tanrı ve zaman” konuşmalarını daha uzun yazsan benim için çok güzel olurdu. Diyaloglardan oluşan felsefi yazıları severim. 🙂

    Tek takıldığım nokta; Bade, gözünü kırpmadan Dede’ye öyle şeyler yapabilecek bir tip gibi gelmedi bana öykü boyunca. Aksine, çok fazla hümanist, çok duygusal bir hava verdi. Belki cinayet işleyebilme potansiyelini de biraz girsen sonucu daha iyi bağlardın. 🙂

    1. Bade dedesinin ”zamanı”nın geldiğini düşünmüyordu. Zamanı insanlığın tanrısı olarak kabul ettiği için dedesinin o şekilde ölmesini kabul edemedi. Yapamayacağı bir şeyle karşılaşmak onun zaten dağınık olan psikolojisini alt üst etmişti. Ona göre her insan bir saatti çünkü. Amacı öldürmek değildi, ölümü bir kazaydı, amacı dedeyi tekrar hayata döndürmekti 🙂
      Güzel iltifatlarınız ve yapıcı eleştiriniz beni çok mutlu etti, teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *