Manastır | Daphne

Issız sokaklarda yankılanıyordu; genç kadının çığlıkları. Çıkmaz bir sokağın başındaydı. Yüzündeki panik ifadesine; sessiz düşmanını ararken attığı kesik çığlıklar eşlik ediyordu. Çantasını sıkı sıkı kavramıştı, gözleri; her an sokağın köşesinde belirebilecek düşmanını arıyordu.

Soğuk bir geceydi, caddenin başındaki soluk bir parıltı saçan lamba, gecenin içindeki tek ışık kaynağıydı.

Bir an duraksadıktan sonra çıkmaz sokağa doğru koşmaya başladı. Sokağın ucundaki tuğla duvara yaklaşırken gözyaşları görüşünü bulanıklaştırıyordu.

Ve duvara birkaç metre kala donakaldı. Gözlerini duvara dikmişti.

Arkasından gelen ışık, tuğla duvara vuruyordu.

Elini yavaşça duvarda gezdirdi. Ama duvarla ilgilenmiyordu, gözlerini gölgesine sabitlemişti.

Düşmanı ona yaklaşırken gölgesi yok olmaya başlamıştı.

***

“3. derece yanma. Ölümü çok acı olmuş.”

Yaşlı görevli yüzünü ekşitti ve ardından başka bir cinayete bakmak üzere odadan ayrıldı. Genç dedektif ise hâlâ genç kadının cesedinin başında dikiliyordu. Ah, diye düşündü. Gerçekten çok korkunç.

Zavallı kadının yüzü bir şok ifadesiyle donakalmıştı. Derisi parçalanmıştı; çok yüksek bir ısıda aleve maruz kaldığı belliydi.

Ama bir sorun vardı. Kadının kıyafetleri zarar görmemişti. Bu durumda katil; kadın öldükten sonra yanmış kıyafetleri yerine başka bir şeyler mi giydirmişti? Hayır, bu hiç olası değildi. Tabi ne manyaklar çıkacağı belli olmuyordu.

Sonra dikkatini, kadının kolundaki hafif kararmış dövmeye yöneltti. İlgisini çekmişti. Tabi, bu herhangi bir sembol de olabilirdi. Ama dövmenin eski ve çok karanlık bir tarihi vardı. Ve biliyordu ki o işaretler; yanmış vücut, zarar görmemiş kıyafetler, yüzündeki şok ifadesi ve dövme;

Bunlar iblisin işaretleriydi.

***

Telefon çaldığında, eski kayıtlara bakıyordu; genç dedektif. Bir şeyler bulmuştu eski cinayet kayıtlarında. Daha önce de böyle şeyler olmuştu. Hızla telefonu açtı ve telefondan gelen kalın sese kulak kabarttı.

“Jacob!” diyordu Profesör.

“Bir ihbar geldi! 3. Derce yanma vakasıyla ilgili. Kızı tanıdığını söylüyor!”

Genç dedektif ayağa fırladı. Belki de aradığı buydu. Bu cinayet onun kendini kanıtlaması için yeter de artardı.

***

“Manastırda yaşayan bir rahibe mi?! Bu kadını nereden tanıyor olabilir ki?”

Bir an karasızlıkla ayakta dikildi, dedektif. Daha sonra kendi kendine bir şeyler geveledi ve montunu kaptığı gibi ofisten dışarı çıktı. Yaşlı rahibe, özellikle buraya gelemeyeceğini belirtmiş. Anlatacak çok önemli olduğunun üstünde durmuştu. Sesinde bir gariplik vardı, diyordu profesör.

Manastır buradan çok uzaktaydı, ama bu konuyla bizzat ilgilenmek istiyordu. Hızla kaldırımda ilerledi, yolda duran ilk taksiye atlayıp manastıra doğru yola koyuldu.

***

Başrahibe telaşlı adımlarla devasa demir kapıya yaklaştı. Siyah bir cüppe giyiyordu, zarif bir haç cüppesinin üzerinden sarkıyordu. Soğuk kilisenin bahçesine doğru ilerledi. Büyük bir anıt dikilmişti, manastırın bahçesine.

Ön kapıdan, kilise tarafından geliyordu, dedektif. Buraya onu, Evangeline’nin çağırdığını biliyordu. Ve bu onu rahatsız ediyordu. Yaşlı rahibe, dün geç saatlerde gelmişti. Saatlerce koşmuş gibi gözüküyordu, yüzündeki panik ifadesi çok korkunçtu. Durmaksızın anlayamadığı bir şeyler sayıklıyordu. Sabaha karşı da dedektifi aramıştı. baş rahibe endişeyle başını salladı ve dedektife yavaşça gülümsedi. Dedektif ise gözlerini manastırın bahçesine, küçük mezarlığa dikmişti. Yüzünde ilginç bir ifade vardı.

Zorlukla başını kaldırdı ve rahibeye gülümsemeye çalışırken yüzü ilginç bir ifadeyle büküldü. Tam o sırada kapının arkasından bir ses geldi.

“İçeri gir. Çabuk!”

***

“Onu, bir sokağın girişinde gördüm.. İlginç bir şekilde duvara gözlerinin dikmiş, şaşkın bir şekilde bakıyordu. Ama yüzündeki panik ifadesi beni çok korkutmuştu. Tam yanına yardım edip edemeyeceğimi soracaktım ki onu gördüm…”

Yaşlı rahibe, eski bir koltuğa oturmuştu.

Üstünde kara cübbesi vardı. Gözlerini bir noktaya sabitlemiş, ileri geri sallanıyordu. Korkutucu bir görünümü vardı. Henüz not almaya başlamıştım ki, rahibenin bakışlarını üstümde hissettim. Gözlerinin not defterime dikmiş, sertçe başını sallıyordu.

Defterimi yavaşça cebime yerleştirdim. İçimden bir ses rahibeyi kızdırmamam gerektiğini söylüyordu.

Karanlık bir odadaydık. Tek ışık kaynağı koltuğun yanındaki, etrafı garip gölgelere boğan ve erimek üzere olan bir mumdu. Mum kalıntıları masayı dağlıyor, tahta masada hafif izler bırakıyordu.

Soğuk bir rüzgâr açık pencereden içeri giriyordu. Perdeler ise sıkıca kapanmıştı. Kendimi bu soğuk ve rutubetli odada çok yalnız hissediyordum.

Yaşlı rahibenin gözlerindeki tekinsiz parıltılar içimi ürpertmeye yetiyor da artıyordu bile.

Derinden bir sesle, rahibe devam etti.

“Artık kadının neye baktığını anlayabilmiştim… Gölgesi… Duvara vuran gölgesi soluk ışığın altında yok oluyordu!

Daha sonra bir çığlıkla sarsıldı, geç kadın. Yerimden kıpırdayamıyor, olan biteni korkunç bir merakla izliyordum. Ve Kutsal Meryem’e genç kadını bağışlaması için dua ediyordum. Ama kadının çığlıkları giderek artarak devam ediyor, vücudu iki büklüm oluyordu. Sokağın ortasında birden bire beliren alevlerin ona yaklaşmasını izliyordum. Alevler kadını sardığında ise çığlığıma engel olamadım. Ama bunun korkunç bir hata olduğunu bilemezdim…”

Titrek adımlarla ayağa kalktı ve arkadaki duvara yaklaştı. Ellerini soğuk mermere koyup adeta yalvardı.

“Ama bu kutsal duvarlar, bu kutsal toprak; beni ondan koruyor…”

Bir an duraksadı, sonra keskin ve artık aşikâr olduğum o soğuk ışıkla parıldayan gözlerini bana dikti.

“…İblisten”

***

Hırsla bana yaklaşırken ayakkabılarının çıkardığı ses odada yankılanıyordu. Kelimeler ağzından şüpheyle çıkmıştı.

“Bana elini göster.”

Sesindeki emreden ton, korkulu gözlerle onu izlerken sanki gerçeğe dönüşmüştü; kendimi gömleğimin kollarını sıvarken buldum.

Bir an duraksadıktan sonra kolumu rahibeye doğru uzattım. Ve kadının bana dokunmasıyla çığlık atması bir oldu. Korkulu gözlerle gerilerken bana şok ifadesiyle bakıyordu. Ben daha ne olduğunu anlayamadan bana bakarak haykırmaya başladı.

“O… o seni seçmiş! Sen… Sen onun yeni avısın! Kutsal toprağı kirlettin! Git buradan! Onun seni bulamayacağı bir yere git ve asla geri dönme!”

Sonra koltuğa çöktü ve ileri geri sallanarak kendi kendine mırıldanmaya başladı. Gözleri bir yere odaklanamıyor gibiydi. Gözlerindeki delilik pırıltısı yüzüne yerleşmiş, korkunç bir gülümseme dudaklarında belirmeye başlamıştı.

Ve tam o anda. Soğuk bir rüzgâr odayı doldurdu. Rahibenin başı bir anda kalktı ve bir şey görmeye çalışıyormuş gibi sağa sola bakınmaya başladı. Ve sonra fısıldar gibi konuştu.

“O, seni çağırıyor.”

Gözlerimin önünde küllere dönüşürken geriye havada titreşen bir sembol kalmıştı.

İblis.

***

Genç dedektif yüzümde donuk bir ifadeyle odadan dışarı çıktı. Mekanik hareketlerle koridorlarda yürürken kilisede ayin başlamıştı.

Ayak sesleri mermer zeminde yankılanıyordu. Koridorun sonunda bir ayna vardı. Üstünde bir haç ve Kutsal Kitap’tan sözler vardı. Genç adam bir an duraksadı aynanın önünde. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Gözleri donuk bir şekilde aynanın üzerinde geziniyordu. Son bir kez arkasına baktıktan sonra soğuk bir rüzgâr eşliğinde, taş duvarların ardında gözden kayboldu.

Geriye, aynaya yansıyan umutsuz izlerden biri kalmıştı. Karanlık bir gölge genç dedektifin ardında belirirken manastıra uçsuz bucaksız sessizlik hâkimdi.


Defne Tuncer | Daphne Ariana Evans

7 Yorum Bulunuyor

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <strong> <em> <ol> <li> <strike> <ul> <code> <sup> <sub>