Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölüler Ülkesinden Hikayeler – 2 // Zamanın Kumları

Kasım koşarken önce koltuğu devirdi, sonra masaya çarptı. Yalpalayarak odayı aşıp Alaeddin’e atıldı. Alaeddin kendini korumak için kolunu kaldırınca Kasım ısırdı. Kasım’ın dişleri koluna ulaşamadı, ama entarisinin yeni Kasım’ın dişleri arasında kaldı. Alaeddin Kasım’ı savurdu. Kasım önce dengesini kaybetti sonra ikinci bir ısırık almak için yine uzandı. Alaeddin kolunu kurtarıp Kasım’ı göğsünden itti.

“Kasım! Kendine gel! Benim!”.

Kasım boş gözlerle ustasına bir an baktı ve yine atıldı. Alaeddin can havliyle sininin üzerindeki metal ibriği boğazından kavrayıp Kasım’ın suratına savurdu. İbriğin dip kısmı Kasım’ın suratında patlayınca, içindeki ayran etrafa saçıldı. Çarpmanın şiddetiyle Kasım’ın kafası geriye dönmüştü. Sanki arkasındaki bir yere bakmaya çalışıyormuş gibi birkaç saniye öylece durdu. Sonra yavaşça başını öne çevirdi. Kasım’ın üst dudağı paramparça olmuş, burnu kırılmış, yana kıvrılmıştı ama ne bir çığlık ne bir inleme sesi geldi . Boş bakışlarla yine atıldı. Alaeddin ibrikle bir daha vurdu. Kasım kendini korumak için ellerini bile kaldırmadı. İbrik ikinci kez yüzünün tam ortasına oturdu. Elmacık kemikleri ezilmişti. Yüzü pıhtılaşmış koyu kanla kaplanmış, burnu sağa çarpılmış, sol elmacık kemiği içeri göçmüştü. Yarılmış üst dudağındaki boşluktan henüz kırılmamış dişleri görülebiliyordu. Alaeddin fırsatını bulup tezgaha ulaştı ve kaya tuzlarını kırmak için kullandıkları büyük tokmağı aldı. Sabahki ceset vakasını hatırlayınca yapacak tek şeyin kaldığını anlamıştı. Çırağının şuursuz hareket ettiğini bildiği için derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. Kasım masanın diğer tarafındaydı. Masanın üzerinden Alaeddin’e doğru sıçrayınca Alaeddin de iki eliyle kavradığı tokmağı Kasım’ın kafasına indirdi. Bu kez tokmak Kasım’ın başının arkasına denk geldi. Tok bir sesle çarptı ve Kasım’ı çıkmaya çalıştığı masaya yapıştırdı. Alaeddin tokmağı kaldırdığında Kasım’ın kafatasındaki derin ezikliği gördü. Kasım masanın üzerinde kendini tutamadı ve gerisin geri yere yığıldı. Alaeddin hızla masanın o tarafına geçti. Kasım’ın sadece kolları oynuyordu. Alaeddin, “Ya bismillah!” diyerek kaldırdığı tokmağı ikinci kez indirdi. Kasım öylece kaldı. Alaeddin tokmağı bıraktı. Etrafına bakındı. Oda darmadağın olmuş, kitaplar yerlere saçılmış, kavanozlar kırılmıştı. Pıhtılaşmış kan kokusu, kırılan kavanozlardaki bitki kokuları ve etrafa saçılmış taze ayran kokusu birbirine karışıyordu. Alaeddin birkaç kez öğürdükten sonra kusmaya başladı.

***

Alaeddin dükkanın üst katına nasıl çıktığını ve dükkanın kapısına “kapalı” levhasını ne zaman astığını hatırlamıyordu. Kendine geldiğinde dükkanda tek başına oturuyordu. Akşam ezanı okunmaktaydı. Üstünü başını kontrol etti. Yaşadığı kavganın izleri üzerindeydi. O zaman Alaeddin rüya görmediğine karar verdi. Aşağıdaki odaya inerse iki cesetle karşılaşacaktı.

Çırağını öldürmek zorunda kalmıştı. Yıllardır yanında çalışan, öz oğlu gibi gördüğü Kasım’ın kafasını tokmakla ezmişti. Ağlamak istiyor ama gözlerinden bir damla yaş akmıyordu. Hayatını ölümü yenmeye adamış ve bunu başarmıştı. Mezara konan o kızı tekrar yaşama döndürmüştü. Ama kız şuursuz bir canavar gibi davranmıştı. Üstelik zerk ettikleri karışım bir ısırıkla Kasım’a da bulaşmıştı. Sadece iki üç saat içinde Kasım da tıpkı kız gibi yürüyen bir ölüye dönüşmüştü. Hortlaklar diye düşündü. Çocukları korkutmak için anlatılan hikayelerdeki hortlaklardan yaratmıştı.

Alaeddin hızla düşünmeye başladı. Elindeki karışımın tehlikesini düşündü. İnsanı kısa sürede kuduz bir hortlağa çevirmişti. En ufak temasla bu kadar hızlı yayılan bir musibet hiç duymamıştı. Batı illerini kasıp kavuran vebayı, Habeşistan’dan gelen hummayı, insanı canlı canlı yiyen cüzzamı düşündü. Yaratmış olduğu şey bunlardan çok daha korkunçtu. Bu ilacı derhal imha etmeliydi. Bu kadarı yeter miydi peki? Çalışmalarını ve eldeki tüm külliyatı da yok etmeliydi. Bir daha kimse onun yürüdüğü bu lanetli yola adım dahi atmamalıydı.

Hiçbir şey olmamış gibi dükkanını kapatıp evine gitti. Kasım’ın anne ve babası oğullarının eve gelmediğini söyleyince soğukkanlılıkla onu en son bir önceki akşam gördüğünü söyledi. Beraber dükkanı kapatıp ayrılmışlardı. Geç vakit olduğu için onları gören de olmamıştı.

Zaptiyeler, bekçiler birkaç gün boş yere Kasım’ı aradılar. Tabii ki hiçbir iz bulamadılar. Her sorulan soruya cevap vermesi gerektiğini zanneden birkaç vatandaş da bilmeden Alaeddin’e yardımcı olmuşlardı. Bunlardan bir tanesi Kasım’a çok benzeyen bir genci limandan ayrılan bir yük gemisine binerken gördüğüne yeminler ediyordu. Bir diğeri de gece vakti bağ evinden dönerken Kasım’a tıpatıp benzeyen birinin yanından geçtiğine emindi. Böyle boşboğaz kişilerin de ifadeleri sayesinde Alaeddin gerçekte olanları saklamayı başardı.

Alaeddin, kızın ve Kasım’ın cesedini un ufak edene kadar parçalayıp günlerce kurutmuştu. Kimse bir şeyden şüphelenmedi. Birkaç komşu esnaf ve burnu hassas müşteri o günlerde dükkanda hoş bir gül kokusu fark etmişlerdi. Alaeddin gülümsemiş, güllerle ilgili yeni bir esans üzerinde çalıştığını söylemişti. Kimse dükkandan yayılan o tatlı gül kokusunun aslında kötü kokuları bastırmak için kullanıldığını tahmin edemezdi. Bodrum katında gün be gün kurtlanan, çürüyen, kokan, insan parçalarından kimsenin haberi olmadı.

Alaeddin olayı ört bas etmeyi başardı ama bu korkunç olayın tek şahidi ve sorumlusu olarak tarifsiz bir vicdan azabı çekiyordu. Oğlu gibi sevdiği çırağını kaybedince hayatını adadığı bu ilimden de soğumuştu.

O günden sonra sık sık uzun yürüyüşlere çıkmaya başladı. Bu gezilerde eskisi gibi şifalı bitkiler aramıyordu. Uzak, ıssız bir ağaç altında ya da denizin köpüklü dalgalarla dövdüğü kayalık kıyılarda tek başına saatlerce oturup olanları düşünüyordu. Yaptığı korkunç şeylerin ağırlığını taşıyamadığı anlar oluyordu. Böyle zamanlarda sessizce, göz pınarları kuruyuncaya kadar ağlıyordu. Olanlar zihninde tekrar canlanıyor, midesi bulanıyor, içi burkuluyordu. Bu işte en suçsuz olanlar kurban olmuşlardı. Asıl suçlu ise sağ salim yakayı sıyırmıştı. Yaptığı bu kabahatin büyüklüğü altında her gün ezildi durdu.

Bir gün artık bu mesleği yapamayacağına karar verdi. Dükkanını üç sokak ilerideki rakibi hekim Gaffur Efendi’ye iyi bir para karşılığı devretti. Dükkandan yanına hatıra aldığı tek şey çırağının tamir ettiği eski bir kum saatiydi. Her ne kadar her şeyi bırakmak istese de, o kum saatini geride bırakamadı. Pılını pırtısını topladı, kurulu düzenleri olan çocuklarıyla vedalaştı, karısını alıp göçtü. Manisa’ya dedesinden kalan çiftliği işleten kardeşinin yanına yerleşti. Ölene kadar bir daha hekimlikle ilgili hiçbir şey yapmadı.

Bu yeni hayat başlarda ona her şeyi unutturmuş gibiydi. Kardeşi ve yeğenleriyle bolca vakit geçiriyordu. Alaeddin efendi gülmeyi, kahkaha atmayı unuttu diye düşünen eşi bile çok mutluydu. Ama zaman geçtikçe Alaeddin’in anıları yeniden canlandı. Neşeli bir sohbetin tam ortasında dalıp gidiyor sanki bambaşka bir aleme geçiyordu. Karısı bazı geceler uyanıp yatakta yalnız olduğunu fark ediyor, içeri gittiğinde Alaeddin’i ocağın üzerindeki rafta duran kum saatine bakarken buluyordu. Alaeddin Efendi saatlerce durup kum saatine bakıyor, saati çevirip çevirip akan kum tanelerini büyülenmiş gibi sıkılmadan izliyordu. Kabuslarında yarattığı musibetin tüm dünyayı kapladığını görüyor, mezarlarından çıkan erkek, kadın ve çocuk hortlaklar üzerine hücum ediyor, ¨Neden bizi uyandırdın Alaeddin? Uykumuzu niye böldün? Bu alemin düzenini neden bozdun?¨ diyerek onu dört bir yanından tutup dişleriyle, elleriyle, tırnaklarıyla parçalarına ayırıyorlardı.

Bir akşam yemeğinde yine kum saatine dalıp giden Alaeddin’in durumuna dayanamayan karısı kalktı ve kum saatini kapıp parçalamak istedi. Ama Alaeddin bir ok gibi fırladı, saati karısının elinden kurtarıp kadıncağızı odanın diğer tarafına savurdu. O günden sonra kimse kum saatine dokunmadı. Karısı da bir daha Alaeddin’in yüzüne bakmadı.

Alaeddin bir geceyarısı yine aynı kabustan uyandı. Kalktı. Abdest aldı. Namaz kıldı. Odaya gitti. Çırağından ona kalan kum saatine baktı. Gözlerinden yaşlar boşanıyor ama hiç sesi çıkmıyordu. Kum saatini dikkatle aldı, dizlerinin üzerine çöktü ve saatin alttaki cam haznesini yere vurup kırdı. Beyaz ince kum taneleri sessizce tahta zemine akmaya başladı. Alaeddin yerdeki kırık cam parçalarından birini aldı.

¨Affet beni Allahım¨ dedi ve tek bir hareketle bileğini kesti.

Kum saatinin üst haznesinden zemine akan beyaz kum taneleri kızıla boyandı. Kum kana, kan gözyaşlarına, gözyaşları kum tanelerine karıştı.

Alaeddin son nefesini verirken tek tesellisi vardı. O da elindeki tüm değerli el yazmalarını, yaptığı deneylerle ilgili her türlü belgeyi yok etmiş olmasıydı. Hazırlamış olduğu o lanetli karışımı ise oldukça güvenli bir yere koymuştu. Karışımın nasıl tepki vereceğini bilemediğinden onu yok etme konusunda kararsız kalmıştı. Karışımı yakarsa maddenin yok olmayacağını sadece buharlaşarak hal değiştireceğini biliyordu. Daha büyük bir felakete, bir salgına sebep olabilir, kıyametin ta kendisine yol açabilirdi. O yüzden karışım çok güvenli, hiç kimsenin ulaşamayacağı bir yerde saklanmalıydı. Alaeddin’in sadece o konuda içi rahattı. Karışımı sağlam kaplarla asla kırılmayacak şekilde muhafaza etmişti. Daha sonraki bir gece yarısı da yine aynı mezarlığa gitmiş ve karışımı cesedini çıkarttıkları kızın mezarına saklamıştı. Şükürler olsun ki, bu topraklarda yaşayanlar Allah’a ve peygamberine iman etmiş insanlardı. Ölülere ve kabirlerine hürmet edilirdi. Yarattığı korkunç iksir, bu musibet, mezarlıkta ebediyete kadar güvende kalacaktı.

O bunları düşünürken kırık saatin kumları aktı, aktı, aktı…

***

Kumlar önce bir titredi, sonra iş makinasının dev kepçesi kuma bir pençe gibi daldı. İş makinası çukurdan aldığı toprağı yanda bekleyen kamyona boşaltmaktaydı. Olduğu yerde ileri geri giden, sağına soluna dönerek kepçesini daldırıp çıkaran araç sanki canlı bir yaratık gibiydi. Kepçesindeki kumu döke saça kamyona aceleyle boşaltması, haftasonları yayınlanan televizyon şovlarının komik oyunlarındaki yarışmacıları hatırlatıyordu. Biraz dikkatli baktığınızda, kıvrak hareketlerle eğilip bükülen, uzanan, dolduran, boşaltan bu metalden yaratığın ortasında onu kullanan operatörü görüyordunuz. İfadesiz yüzü, otomatikleşmiş hareketleri, donuk bakışları kullandığı araçla kıyaslandığında, cansız olan o gibiydi sanki.

Kepçenin gerisinde toz bulutları yaratarak manevra yapan kamyonlar, birbirlerine seslenen, bir şeyler taşıyan, bekleyen işçiler vardı. Sabah serinliği gitmişti. Kızgın güneş altındaki nemli hava uzakta seraplar oluşturuyordu. Gürültülü inşaat ortamı geniş ormanlık arazinin tam orta yerinde güzel bir kızın yüzündeki sivilce gibiydi. İşçiler kazıyor, kesiyor, bağırıyor, vuruyordu.

İnşaat alanının hemen bitiminde park etmiş Mercedes’in yanındaki büyük patron ustabaşı Rıza ile konuşmaktaydı.

“Bir daha mezarlık lafı falan duymayayım! Öyle mezar taşı, kemik, şu bu bulursanız hemen karıştırın moloza, doğru denize! Anladın mı?”

“Tabii efendim. Zaten ben bütün arkadaşlarla konuştum. Hepsi tembihli. Öyle birkaç ufak tefek şey çıktı, komple hallettik hepsini”

“Soru soran olur, laf almak isteyen olur, gasteci masteci gelir. Bak tek kelime duymicam!”

“İçiniz rahat olsun. Bu zamanda öyle konuşup da işinden gücünden olmayı istemez hiçbirisi”

Patron yüzünde büyük duran ama tonla para sayarak almış olduğu markalı güneş gözlüklerinin arkasından ustabaşını süzdü, sonra bir tavuğunki gibi kıvrak hareketlerle boynunu birkaç kez çevirerek inşaat alanını gözleriyle taradı. Bir zamanlar orman ve eski bir mezarlık olan araziyi eşini dostunu araya koyarak çok ucuza kapatmıştı. 2 yıl içinde burada dev bir alışveriş merkezi yükselecekti. Çok para kazanacaktı.

“Eh hadi. Kolay gelsin madem” diyerek otomobiline bindi.

Ustabaşı Rıza uzaklaşan otomobili izledi. Yüzünde sırıtmaya daha yakın bir gülümsemeyle “Şerefsiz orospu çocuğu!” diye mırıldanarak önüne dönüyordu ki işçilerden biri yengeç gibi yan yan yürüyerek yanına geldi. Sırtını kamburlaştırarak ustabaşına “Çavuşum!” dedi, “İki dakkan var mı?”. Rıza dönüp gelen işçiye baktı. Gelen Adnan’dı. Adnan içki konusunda duracağı yeri bilmeyen tiplerdendi. Karısı uzaktan Rıza’nın akrabası oluyordu. Kadıncağızın hatrına Adnan’ı işe kendisi almıştı.

“N’oldu lan? Yine akşamdan mı kaldın? İzin mi isteyecen?”

Adnan’ın güneş yanığı, sert kıvrımlarıyla turistik eşya dükkalarında satılan deri masklara dönmüş yüzü gerildi. Adnan, Rıza’ya yaklaştı.

“Çavuşum aşağıda… Eski mezarlığın orda… Gömü buldum!”.

2. Bölümün sonu

Devam edecek…

Ölüler Ülkesinden Hikayeler – 2 // Zamanın Kumları” için 3 Yorum Var

  1. Hocam ellerinize sağlık, çok güzel devam ediyor öykü. Gelecek bölümleri merakla bekliyor olacağım.

  2. “Kepçenin gerisinde toz bulutları yaratarak manevra yapan kamyonlar, birbirlerine seslenen, bir şeyler taşıyan, bekleyen işçiler vardı. Sabah serinliği gitmişti. Kızgın güneş altındaki nemli hava uzakta seraplar oluşturuyordu. Gürültülü inşaat ortamı geniş ormanlık arazinin tam orta yerinde güzel bir kızın yüzündeki sivilce gibiydi”

    Çok hoş betimlemeler. Akıcılık da cabası. Çok hoş bir çalışma oluyor. Kafama takılan tek şey ise kurgunun çok çabuk değişiyor olması ama bu da çok sorun değil. Kaleminize, yüreğinize sağlık.

  3. @Adil Öztürk, @Ceyhun Özçelik,

    Teşekkürler arkadaşlar. Bu ay özel sayı olacağı için Temmuz’da görüşmek üzere 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *