Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölümü Tadarken

Herkesin aksine, ben bugün bir başarı öykümü değil, aksine mesleki başarısızlığımın tescillenmesine katkısı bulunan bir anımı anlatmak istiyorum. Utancımdan şimdiye kadar kimseye anlatamadığım, hatta kendime dahi söylemeye cesaret edemediğim yaşanmış bir gerçeği…

Ben, kendime mesleki özgüvenimin olduğu dönemlerde, oldukça bilindik bir gazetede, ‘gazeteci-yazar’ olarak çalışmaktaydım. Gazetede çalışan kişiler arasında en gelecek vaat eden haberciydim desem, kendime iltifat etmiş olmam herhalde… Çünkü hazırladığım haberler ve ünlülerle gerçekleştirdiğim birçok röportaj, gazetemizin en ilgi çeken bölümleri arasına giriyordu. Bundan dolayı da kısa sürede yükselme fırsatını elde ettim. Ve sonunda, ortalama on yıllık iş tecrübemle birlikte hak ettiğim yerlere fazlasıyla ulaşmıştım. Artık birçok ünlü yazar, şarkıcı ve sporcu verecekleri röportajlarını bizzat benimle yapmak istemekteydiler. Bu alanda gerçek olduğunu düşündüğüm bir üne kavuşmuştum anlayacağınız…

Ta ki, bundan iki sene öncesine kadar…

İki yıl önce TÜYAP kitap fuarına, ünlü bir yazarın daveti üzerine imza gününe katılmıştım. İmza saatlerinden sonra, yine o yazarın talebi üzerine kendisiyle röportaj yapacaktım. Keza, yapmayı planladığımız röportajı başarıyla tamamlamıştık da… Gazetemiz, okurlar tarafından oldukça rağbet görecek bir bölümü daha sayfalarına taşıyabilmek için sabırsızlanıyordu. Ünümün üzerine ün de katılacaktı şüphesiz… Çünkü herkese röportaj vermeyen bir yazarla ilgili birçok bilgi toplamayı başarmıştım.

Ben de hak ettiğimi düşündüğüm bu başarımı bir an önce tescillemek adına tam kitap fuarından çıkıp, gazeteme gidecektim ki, daha önce karşılaşmadığıma yemin edebileceğim kara-kuru bir adamla karşılaştım.

Adam o kadar ‘etkisiz eleman’ gibi duruyordu ki, önümü kesip benimle konuşmasa, o rahatsız edici bakışlarını dahi fark etmeyecektim. Evet, belliydi… Sonunda o bakışlarıyla beni rahatsız etmeyi başarmış olan kahverengi gözler, benden bir şey isteyeceklerini ilan ediyorlardı sanki tüm dünyaya…

Öyle ki, zayıf uzunca boylu olan bu itici görünümlü adamın benimle konuşmaya başlaması ve sonrasında bana sunduğu teklifle, düşüncemde bir kez daha haklı çıktığımı anlamıştım.

Bu şekilde itici görünen tanımadığınız bir kişi, sizden ne talebinde bulunabilirdi ki… Elbette, ben de bu durumu, karşımdaki adamın bana sorduğu soru karşılığında anlamış bulundum.

Adam, benim kendisiyle röportaj yapıp yapmak istemediğimi sordu. Beni mesleğimden ötürü yakından tanıdığını ve takdir ettiğini söyledikten sonra, istediğim takdirde kendisiyle röportaj yapabileceğimi söyledi. Hatta diğer bir değişle, bu fırsata beni uygun gördüğünü söyledi desem de pek yalan konuşmuş olmam herhalde… Çünkü o anda adamın benimle konuşma tarzı bu şekildeydi…

Her ihtimale karşı pot kırmamak için, “Sizi çıkaramadım… Acaba tanışıyor muyuz?” diye sordum adama. Belki zamanında tanıştığım ancak sonradan varlığını unuttuğum bir yazar olabilirdi. Yaşamım boyunca tanıdığım bir kişiyi dahi tanımamazlığa gelmemiş olan benim, herhangi bir kişiye bu izlenimi vermek istememem kadar doğal bir durum olmasa gerekti. Ancak o kadar düşünmeme rağmen bu adamı bir türlü çıkaramamıştım işte…

Öyle ki, sorduğum soruya beklediğim cevabı aldıktan sonra, yanılmadığımı anlayacaktım. Yüzüme anlamsız bir surat ifadesiyle bakan adam; “Beni çıkaramamanız normal! Çünkü beni henüz tanımıyorsunuz… Hatta şu anda hiç kimse tanımıyor desem yanlış olmaz herhalde. Ama şu anda karşınızda bir-iki sene sonrasının en ses getirecek yazar adayı duruyor! Bu nedenle beni tanımak ve hatta benimle röportaj dahi yapmak isteyebileceğinizi düşündüm.” demişti bana…

Herhalde o günkü yaşadıklarımın da etkisiyle kendimi sersemlemiş gibi hissetmekteydim. Bu nedenle karşımdaki bu ne olduğu belirsiz adamın önce benimle dalga geçtiğini düşündüm. Ardından da, kafayı yazarlıkla bozmuş bir ruh hastası olabileceği ihtimalini… Ancak sonuçta, o anda bunların hiçbirini düşünmek istemediğimi de anımsıyorum. Çünkü kafasında binlerce şey olan bir kişi için, şüphesiz böyle bir durum “deli saçması” olarak görünmezdi de, ya nasıl görünürdü?

Açıkçası, o gün karşıma en ünlü yazar dahi çıksa konuşmaya mecalimin olmayacağı o anımda, iki yıl sonrasının yazar adayı için ne düşünebileceğimi tahmin edebiliyorsunuzdur sanırım. Bir an önce karşımdaki “yarı deli” görünümlü bu adamı başımdan savıp, yapmam gereken işlerime odaklanmayı elbette…

Öyle de yapmıştım zaten… Adamın açıklamasından sonra, nazikçe “Teşekkür ederim…” diyerek yoluma devam ettim, sanki adamla hiç konuşmamış gibi… Aradan iki sene geçmesine rağmen, neden o deli görünümlü herife teşekkür etme nezaketini gösterdiğimi, emin olun ben de bilmiyorum.

Benim bu tepkimi gören ve belki de ettiğim gereksiz teşekkürümden cesaret alan adam ise arkamdan doğru seslenmeye başlamıştı, son kozunu oynamak istercesine:

“Beyefendi, sizi tanıdığımı ve yaptığınız güzel ve başarılı işlere saygı duyduğumu söyledim. Ve bu nedenden dolayı da, benimle röportaj yapabilme olanağını size vermek istiyorum. Elde ettiğiniz başarılarınıza yenilerini ekleyebilmeniz için… Size bundan bir-iki sene sonrasının “Aranan Yazarı” olacağımı söylüyorum, neden anlamıyorsunuz! Bir yazar ünlendikten sonra onunla röportaj yapmak marifet değildir ki… Önemli olan olmayanı var edebilmektir, haksız mıyım?”

Arkamı dönüp, adamın suratına baktığımda acınılacak bir surat ifadesiyle karşılaşacağımı düşünüyordum açıkçası. Ancak aksine sözlerinin arkasında duran, öz güveni oldukça yüksek bir insanın surat ifadesi vardı onda… Söyledikleri kendisine oldukça mantıklı gelen bilinçli bir insan…

O anda adamın bu saçma direncini kırmak istemiştim nedense. Bunun sebebini emin olun bilmiyordum, ancak adamın tavırları sanki benim çocukça davranmamı söylüyordu. İnatla o adamla tartışma güdülerim peyda olmuştu…

Belki de bir an önce kestirip atmak istediğim bu mesele, artık izzet-i nefis meselesi halini almaya başlamıştı benim için…

Adama sert bir bakış attıktan sonra, ses tonumu da kalınlaştırarak gerekli olduğunu düşündüğüm cevabımı vermiştim:

“Bakın Beyefendi… Bu dünyada kendini ispatlamış, somut şeyler değer görür! Çünkü onlar aslında var olan şeylerdir. Herkes tarafından görünen, hatta belki de ele alınabilen türden… Sizse karşıma çıkmış, olmayan bir şey hakkında sizinle röportaj yapmamı ve sizi tanıtmamı istiyorsunuz! Kusura bakmayın, ben varlığı gözle görülebilen kesin konularla ilgileniyorum, “Hayalet” meselelerle değil! Elbette, benim yaptıklarımı takdir etmeniz beni çok mutlu etti, ancak benim bu ülkede takdir görmeme sebep, varlığı kat-i konuları kaleme almamdır! Ayrıca belli ki, yeni yazar olma yolundasınız… Gerek bizim ülkemizde gerekse de diğer ülkelerde, yazarlık konusunda çarçabuk büyük bir üne kavuşamıyorsunuz! Bunun için sabır, sebat ve azim gerekir! Elbette, ilerde hayal ettiğiniz konumlara geldiğinizde, başarılarınızı anlatıcı haberlere severek yer vermek isterim. Ancak dediğim gibi bunun için de önce kendinizi ispatlamanız gerekmektedir! Bu da, siz de takdir edersiniz ki bir-iki sene de olacak bir şey değildir! Umarım gerekli açıklamayı yapabilmişimdir. Size yazarlık yolunda başarılar diliyorum…”

Bu uzun ancak keskin konuşmamı yaptıktan sonra, bu sefer arkamı dönmemek suretiyle yoluma devam etmiştim. Adam, söylediklerimi sindirememiş olacak ki, arkamdan konuşmaya devam etti, daha sinirli bir ses tonuyla:

“Gidin bakalım, siz de gidin! Bir-iki sene sonra ülkenin en aranan yazarı olduğumda, benimle röportaj yapmak isteyeceksiniz, ancak o vakit beni bulamayacaksınız! Bu durum ise, sizin mesleki yaşantınıza büyük bir darbe olacaktır, buna emin olun!”

Adamın daha da fazla şey söylediğini tahmin ediyorum, ancak iyice uzaklaştığımdan ötürü diğer söylediklerini işitmemiştim. Ancak bu söyledikleri bile sinirimden gülümsememe yetmişti. ‘Bu herif kendisini ne zannediyor!’ diye geçirmiştim aklımdan… Kendisine neye dayanarak bu derece güvenebiliyor? Tamam, her insanın kendisine makul ölçülerde güveneceğini tahmin edebiliyorum. Ancak bu yaştaki bir adam için, bu derece güven hayalperestlikten başka bir şey değildir de nedir? Ya da yaşadığımız acı gerçeklerle kaplı dünyamız, bu şekilde “Don Kişot” zihniyetine sahip düşüncelere nereye kadar yaşam hakkı verebilirdi?

İşte, kitap fuarından çıktıktan sonra uzun bir süre bunları düşünmek zorunda kalmıştım. Ya da daha doğrusu zorunda bırakılmıştım.

O olaydan sonra, yaklaşık iki gün boyunca o zayıf uzunca boylu kara-kuru adam aklımdan çıkmamıştı. Belki de, adamın o derece öz güveni ve hayalperestliği bende bu etkiyi yaratmıştı. Daha önce görmediğiniz şeyler, size farklı geliyordu işte…

Ve sonunda aradan bir buçuk-iki yıl geçti…

Bundan yaklaşık bir-iki ay önce, birçok kitapevinin “En Çok Satanlar” bölümünde yer alan bir kitap dikkatimi çekti. Kitabın ismi “Ölümü Tadarken” idi… Kapağında, bir ‘kardan adam’ resmine yer verilmiş olan bu kitabı, birkaç gazetenin ve derginin sayfalarında da görünce, araştırıp inceleme isteğinde bulundum, bir gazeteci-yazar olarak. Çünkü eğer kitabın reklamının yapılmasına layık görürsem, aynı zamanda editörlüğünü üstlendiğim gazetem ve dergimde de bu kitabın tanıtımını yapacaktım.

İki hafta gibi kısa bir sürede binlerce adet satmayı başarmış bu kitap, zaten büyük oranda güzel bir tanıtımı fazlasıyla hak ediyordu. Ancak beni düşündüren başka bir konuydu. Oldum olası, çok satan kitapların içerikleri beni hep meraka düşürmekteydi. O kitapta ne anlatılmış olmalıydı ki, binlerce insan ona talip olmuş olsundu!

Bir kitapevine gidip, binlerce adet satan bu kitabı aldıktan sonra yaptığım ilk iş, kitabın kapağına bakmak oldu. Açıkçası ilk aşamada, kitabın ismi haricinde hiçbir şeyi ilgimi çekmedi desem yalan söylemiş olmam. Hatta hiçbir anlam veremediğim ‘kardan adam’ resmi kitabın üzerinde o kadar itici duruyordu ki! Keza, kitabı okuyana kadar o resmin manasını kavrayamayacaktım da…

Kitabın ilk bölümlerinden itibaren konusu ismiyle paralel gitmekteydi. Yani adı üstünde “Ölüm” temalı bir kitaptı bu… Ve yazar bunu anlatırken, sıklıkla ‘kar, kardan adam’ gibi terimlere ve teşbihlere yer veriyordu.

Yazar, ölümü saf ve temiz olduğunu düşündüğü kara, yaşamdaki her bir ölüyü ise artık birçok günahlarından arınmış olduğuna inandığı kardan adama benzetmiş. Ona göre, bütün insanlar kıskanç, yalancı, egoist, önyargılı, kibirli kısacası günahkâr varlıklar… Ölüm ise, insanların sahip oldukları bu kötülüklerini temizleyen bir kar görevini üstleniyor ve tıpkı kış mevsimlerinde büyük kar kütlesinin şehirlerdeki her türlü pisliği örtmesi misali ölüm de insanların bu kötülüklerini kapatmakla mükellef!

Yaşamı boyunca tıpkı kardan adam gibi temiz ve sade olmak istediğini belirten yazar, bunu bir türlü başaramadığını, çeşitli yazıları ve kaleme aldığı şiir mısralarıyla dile getirmiş. Hatta kardan adamların, özellikle çocuklar tarafından ilgi görmelerinin sebebini de, sahip oldukları bu saf ve şirin görünüşlerine bağlamış. Kötülüklerden uzak olan çocukların, tıpkı kendileri gibi saf temizliğe sahip, soğuk ancak insanların içini ısıtacak görünümlü bu şekle girmiş kalıplara olan sempatizanlıkları, yazar için hiç şaşırtıcı bir durum olmasa gerek!

Yazarın yazdığı birçok dizeden ise anlaşılan, bir an önce bu kardan adam saflığına ulaşma dileği… Onlar kadar temiz, sessiz, soğuk, ancak bu özelliklere rağmen birçok iyi ve temiz kalpli insanlar tarafından ilgi çeken bir görünüme sahip olabilmek… İnsanların güzel düşüncelere sahipken dahi kötü sayılabildikleri bu dünyada, soğuk bir yapıya sahip ve bunun için hiçbir çaba içerisine girmeyen, ancak gerekli ilgiyi üzerlerine toplamayı da başaran kardan adamlar gibi olabilmeyi…

Bu düşünceleri de, yine bazı yazı ve şiirlerindeki satırlarına yansımış yazarın…

Başta ilgimi çekmemiş olan bu kitabın her bir sayfasını çevirdikçe, ona bağlılığımın arttığını hissediyordum sanki. Öyle ki, bu satırları kaleme alan başarılı olduğunu düşündüğüm yazarı araştırma çabası içerisine girmek istedim. Hatta belki kitabı bitirdikten sonra, kendisiyle röportaj dahi yapılabilirdi…

Ancak o kadar çabalarıma rağmen, kitap kapağının üzerinde ‘Ahmet Z.’ yazan bu yeni yazarın izine bir türlü ulaşamadım. Evet, kitapta yazarın soyadı tam olarak belirtilmemişti ve önce açıkçası ben de bu duruma bir anlam verememiştim. Yazar, kendini gizlemek için mi, yoksa tam tersine ilgi çekmek için mi ismini bu şekilde yazdırmıştı, bu konu uzun bir süre benim beyin hücrelerimi meşgul edecek gibi duruyordu.

Velâkin yok, bir türlü bu esrarengiz yazara ulaşamadım işte. Kitabı binlerce adet satan yazar, sanki yer yarılmış, yerin içine girmişti!

Daha sonradan bu yazara bir şekilde ulaşabileceğim ümidiyle, bu çabama kısa bir süre daha ara vermek istedim. En azından başladığım ve neredeyse tamamına yakınını okuduğum bu kitabı bitirene kadar…

İçimdeki bir ses, “Ölümün Tadında” isimli kitabın, beni yazarına götüreceğini söylüyordu… Bu kitap, yazarın parmak izi gibiydi. Yazarın düşünce yapısını, hayata bakış açısını, hatta dini ve siyasi düşüncelerini dahi koklayabiliyordunuz, sayfa aralarında…

Sonunda, yaklaşık dört yüz sayfalık bu kitabın sonuna gelebilmiştim. Kitabın son bölüm başlığı ise, insanın tüylerini diken diken edici türdendi.

“Son Bölüm: Ve Ölümün Tadı…”

Evet, kitabın son bölüm başlığı bu şekildeydi. Bölüm başlığının altında ise, kırmızı renginde eğri büğrü yazılar yer almaktaydı. Bir insanın elinden çıktığı tahmin edilen yazılar… Yazı aşağı satırlara doğru indikçe, daha da bozuluyordu sanki. Bu okunmaz haldeki yazılar, okudukça anlam kazanıyorlar ve böylelikle kendilerini daha düzgün bir şekilde ifade ediyorlardı.

Yazıyı okuyunca, gözlerimin önündeki kırmızı renkli harflerin kanla yazıldıklarını anlamıştım! Aslı var mıydı bilmiyorum… Ancak gördüğüm görüntü, bu şekilde düşünmem için bana haraç teklif ediyor gibiydi… Birçok insanın reddedemeyeceği meblağa sahip bir teklifti bu.

Kan süsü verilmiş bu yazılarda ise yazanlar şunlardı:

“Şu anda saygıdeğer meslektaşım ve ünlü edebiyat üstadı Beşir Fuat’ı daha iyi anlıyorum galiba. Aslında şu ölüm denilen şey o kadar lezzetliymiş ki… Ben açıkçası her canlının tadacağı bu tecrübenin bu kadar tatlı olduğunu tahmin edemezdim.

Narkozun etkisiyle olacak, hiçbir acı hissetmediğim bu dakikalarımda, sadece tüm vücudumun uyuşmaya başladığını hissediyorum. Tahminimce ‘ölüm perisi’ odamın kapısını aşındırmaya başladı…

Bileklerimden süzülen kirli kanlarım ruhumun derinliklerine damlıyor sanki… Ruhum bağımsızlığını ilan etmek istiyor…

Her türlü kötülükten uzak karlarla kaplı ölüm beyazı, bana kollarını açmış bekliyor. Cenazemi şirin bir kardan adamın içinde ihtiva edebilecek yeni bir gelecek…”

Yazarın kendi kanıyla yazdığı tahmin edilen yazıları bu sözlerle son buluyordu.

Yazıda bahsedilen Beşir Fuat bilindiği üzere, Türk Edebiyatının güçlü kalemlerinden biri olup, ayrıca ilk “Deneysel Ölümün Mimarı” olarak görünen bir zat’tır. Yani bileklerini keserek intihar etmiş ve o sırada hissettiklerini, kestiği bileğinden akan kanıyla yazmış birisi… Belki de şimdiye kadar kanını mürekkep olarak kullanan tek edebiyatçı yani! Bu deneyini yaptıktan sonra ise yaşamını yitiren yazar, belli ki bu kitabı binlerce adet satan yazara da ilham kaynağı olmuş. Elbette tek bir farkla…

Ahmet Z. adındaki yazar, bu işi bir nevi ticarete dönüştürmek istemiş anladığım kadarıyla. Beşir Fuat’ın birkaç satırda anlatmak istediği bu duyguyu, o kitaplaştırma kararı almış. Bunda da yeterince başarıya ulaştığını söylemem gerekir.

Kitabın “Son Söz” bölümünde ise, tahmin ettiğim ve korkuyla kaplanmama neden olan yazıya ulaşmam çok uzun zamanımı almadı. Bu bölümde; yazarın ölümcül deneyini yaptıktan kısa bir süre sonra yaşamını kaybettiği ve cenazesinin ise vasiyeti üzerine bir kardan adamın bünyesinde ihtiva edildiği yazıyor. Keza, yazarın bu deneyini Ocak ayında yapmasının en temel sebebinin de bu olduğu söylenmekte!

Olayın en kan dondurucu yanı ise, rivayete göre yazarın cenazesinin gömülü olduğu kardan adamın, kapaktaki kardan adamın ta kendisi olduğuydu… Yani bana başta saçma görünen kitabın kapak fotoğrafı, taşıdığı bu tüyler ürpertici özelliğiyle de bir anlama kavuşmuş oluyordu.

Siz de takdir edersiniz ki, kitabı bitirdikten sonra içimde bu “Ölü Kardan Yazarı” araştırma isteği, daha da fazla zuhur etti. İnsanoğlunun en yaygın özelliklerinden biri de budur işte, gözüyle göremediği bir şeyi keşfetme arzusu… Bu şey, şu anda yaşamın içerisinde olmayan bir ‘kardan ölü’den ibaret olsa da…

Artık yazarla röportaj ihtimalimin sıfırlandığı böyle bir durum içerisinde, bunu yapmam benim için görev arz ediyordu.

Yazarı araştırma konusunda, günümüz teknolojisi olan interneti bu işe alet ettiğimi itiraf edebilirim. Her ne kadar, mecbur kalmadıkça internetten uzak duran bir ‘internet özürlüsü’ olsam da, buna rağmen o bana istediğimi fazlasıyla vermişti. Zaten şimdiye kadar interneti düşünmemiş oluşum, bir saçmalık göstergesi olabilir, biliyorum. Ama zaten bu seferki amacım yazara ulaşmak değil, fiziksel özelliklerini sergileyen bir fotoğrafına göz gezdirmek olacaktı. Böyle bir psikolojiye sahip olan kişinin nasıl bir görüntüye sahip olduğu beni meraklandırmıştı…

İnternete, “Ölümü Tadarken” isimli kitabın, “Ahmet Z.” isimli yazarını girdiğimde ise, karşıma çıkan bir fotoğraf, bana belki de yaşamımda hiç hissetmediğim bir ürperti olarak geri dönecekti. Çünkü fotoğrafta gördüğüm “Aranan Kardan Yazar”, bir buçuk-iki yıl önce TÜYAP Kitap Fuarında karşılaştığım o kara-kuru adamın ta kendisiydi.

Kendinden emin bakışlarla, beni aşağılıyordu sanki. ‘Ben sana söylemiştim, bak karşında ülkenin en popüler yazarlarından biri duruyor’ diyordu.

Bir anda iki sene önce kanlı canlı haliyle karşımda duran adamın, kapaktaki kardan adam silüetine gömülmüş olduğunu düşününce içim ürpermişti. Demek ki, uzun bir süredir kitap kapağı üzerindeki gizli bakışların esiri altındaymışım farkında olmadan!

İşte o anda da, benim gözümde kalıplaşmış olan ‘Kul Ahmet’, ‘Ahmet Bey’ unvanına kavuşmuş oluyordu. Yeni doğan, ama aynı zamanda da ölmüş bir yazarın ayak sesleriydi işittiklerim…

Şüphesiz ki, ‘Ahmet Bey’ Türk Edebiyatına sadece ilk ve son, yani tek bir eserini kazandırmış olsa da, uzun yıllar insanların akıllarından çıkmayacağı aşikâr bir durumdu.

Benim anlayamadığım hususlardan biri de, yazarın böyle bir planı nasıl yapabildiğiydi. Muhtemelen yayın eviyle birlikte organize yaptıklarını düşündüğüm bu kan dondurucu olayı, nasıl bu derece basite indirgemiş olmaları… Yazar, büyük bir üne kavuşabilmek için canını ortaya koymuştu. Yayın evi ise kitabın binlerce adet satacağını tahmin etmiş olacak ki, bu konuda yazara yardımcı oldu. Belki de onların ilişkisi bir alış verişten ibaretti. Evet, basit bir alış veriş… Alan razı, veren razı mantalitesinin hüküm sürdüğü bir tür antlaşma…

Ama elbette burada benim kızdığım husus, bu konu değil. Sonuçta onlar aralarındaki sözleşmeyi icra ettiler ve öyle görünüyor ki, bunda yeterince de başarıya ulaşıldı.

Benim kızdığım konu ise, bizzat kendimim! On yıllık gazetecilik yaşantımda, diğer insanlara hep kendimi ileriyi gören başarılı bir kişi gibi göstermişim. İşin en dramatik yanı ise bu duruma benliğimi dahi inandırmış olmamdır şüphesiz! Yani diğer insanlardan ziyade, yıllarca ben kendi kimliğimi aldatmışım!

Ünlü yazar ‘Ahmet Bey’ bir sözünde çok haklıydı… Ne demişti bana: “Bir yazar ünlendikten sonra onunla röportaj yapmak marifet değildir ki… Önemli olan olmayanı var edebilmektir!”

Peki ben ne yaptım, o dönemde elime geçen fırsatı yok ettim! Elbette, ben müneccim değildim, dolayısıyla durumların bu şekilde sonuçlanacağını da tahmin edemezdim. Ancak yine de mesleki kimliğim, benim bu konuda beraat etmeme izin vermeyecektir!

Yine yazarın söylediği gibi, bu durum benim mesleki yaşantıma vurulmuş büyük bir darbedir! Bundan sonra da en iyi olamayacağım bir işte yer işgal etmek isteyeceğimi pek sanmıyorum.

Yazıklar olsun ki, çocukların hoşuna giden ve sanki tüm kötülüklerinden arınmış kar parçalarının meydana getirdiği sıradan bir ‘kardan insan’ olmayı dahi hak etmiyormuşum! İşte sanırsam kitabın ve o esrarengiz yazarın bana öğrettiği en önemli şey bu oldu…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *