Orcus – Gritaş’ın Kurtuluşu | Lord Vega

Siyah cübbeli siluet, güneş daha yeni doğmuşken hızla ilerliyordu. Gritaş Kasabası’na çok yaklaşmıştı. Orcus, kasabadaki ayrıntıları dahi görebiliyordu artık. Gezgin, garip bir şeyler olduğundan şüpheleniyordu. Bu tatlı bahar gününde kuşların şakıması, çiçeklerin güzel kokularının her yana buram buram yayılması gerekirdi. Ama ne şakıma duyuyor ne mis gibi kokular alıyordu. Sadece hafif tezek kokusu ve ineklerin aptal böğürmeleri vardı.

***

Kasabaya girdiğinde herkes ona dik dik baktı. Sanki bütün gezginler katil ya da hırsızmış gibi. Siyah cübbesiyle dikkat çektiğini kabul eden Orcus, yine de düşmanca bakşıların nedenini anlayamadı. Kukuletasını çıkarıp yüzüne ışık vurmasına izin verdi. Solgun ama yakışıklı bir yüzü vardı. Gözlerinin altı mosmordu. Sanki uzun zamandır uyumuyordu. Gözleri fırtına bulutları gibi gri, saçları kuzguniydi. Ne ince ne de kalın dudaklarında genç kızların canını acıtan bir gülümseme vardı. Şehirde biraz gezindi. Sonunda iyi bir han bulup içeriye girdi.

Han temiz ve aydınlıktı. İçeride sadece bir kaç kişi oturuyor, yemek yiyordu. Camın kenarında bir masaya oturdu. Tıknaz hancı hızla yanına geldi.

“Merhaba yolcu, uzun bir yoldan gelmişsin görüyorum ki. Ne istemiştin?” dedi.

Orcus başını kaldırdı. “Üç geceliğine oda ve yemek.”

Hancı “Peki yolcu. Tam kahvaltı zamanına yetiştin. Hemen getirivereyim eğer başka bir arzun yoksa.” dedi.

Orcus dudaklarını büzdü. “Yemek şimdilik bekleyebilir, hancı. Önce gel, biraz otur da sohbet edelim.”

Hancı oturdu. Kızlardan birine seslenerek iki bira istedi. Sonra döndü “Buyur yolcu” dedi.

“Hangisinden başlasam ki? Gördüğüm kadarıyla halk pek asık suratlı. Sürülerde bir hastalık, bir şey mi var? Ayrıca misafirler pek hoş karşılanmıyor galiba. Niye olduğunu anlamadım.”

“Yok beyim öyle bir hastalık mastalık yok çok şükür.” Yutkundu. “Ama köyümüze bir grup harami dadandı. Ürünleri alıp kızlarımızı kaçırıyorlar. Somurtmamızın nedeni de gelenlere kuşkuyla bakmamızın nedeni de budur.”

O sırada biralar geldi. Hancı gürültüyle kendi kupasından büyük bir yudum aldı.

“Peki kaç kişiler? Yaşları ne? Kılıç mı kullanıyorlar yoksa çok sayıda olmaktan mı yararlanıyorlar? Muhafızlarınız ne yapıyor bu konuda? Bana biraz bilgi ver hancı.”

“Valla bir on beş kişi falan varlar. Genelde otuzlarındalar ama başlarındaki herif kırkın üzerinde. Yine de oldukça dinç ve kuvvetli. Çok usta silahşörler beyim. Muhafızlar ormana birlik falan yolladı. Ama bir sabah baktık ki köyün girişinde bir mızrak saplanmış. Mızrağa da muhafızların kafaları geçirilmiş.”

“Ne zaman gelirler peki kasabaya?”

“Bir hafta sonra falan gelirler.”

Orcus bir süre düşündü. “Peki öyleyse şu üç günü bir hafta yap hancı. O haramileri bir göreyim.”

“Aman diyeyim beyim!” Adam endişeyle irkilmişti. “Canınıza mı susadınız?!”

Orcus tek kaşını kaldırdı. Hancının önlüğü birden alev aldı. Adam çığlıklar attı. Yardım çağırdı. Ama kahvaltısını eden müşteriler çaklıp kalmıştı yerlerine. Dehşetle olayı izliyorlardı. Orcus parmağını şıklattı. Alevler söndü. Ne önlük ne de hancı hiç zarar görmemişti.

“O alevlerin gerçeğini de yapabilirm. Ben kaç kasabayı böyle adamlardan, kaç şehri kuşatmalardan kurtardım haberin var mı senin? Hiç mi ünümü duymadın? Ben Orcus. Hem lanetli hem kutsanmış. Hem iyi hem de kötü. Kudretimle hem bir şehri yıkabilir hem de kurabilirim. Bir şatoyu göğe yükseltebilirim. Ne kılıç işler derime ne ok. Bir grup avamı yeryüzünden silmek tereyağından kıl çekmek gibi bir şey olacak.”

“O-o-o-Orcus mu? Mazur görün beni efendim. Bilmiyordum.”

Bir patırtı geldi. Herkes sesin geldiği yöne baktı. Bir müşteri düşüp bayılmıştı.

Kasabaya Yüce Orcus’un geldiği haberi çabucak yayıldı. Haberle beraber dedikoduklar da durmadı. Kimisi odanın ortasında bir hortum indiğini söylüyor, kimisi de kocaman bir ejderhaya dönüştüğüne yeminler ediyordu.

Orcus kasabadaki her gezişinde kızlar hülyalı hülyalı, erkekler imrenerek bakıyordu. Ya bizi kurtarırsa, ya bu dertten kurtulursak diye ümitlenmeye başlamışlardı. O devamlı canından bezmişlik yoktu artık. İnsanlar yüzlerinde umutlu gülümsemelerle geziyordu.

***

Bir hafta çabuk geçti. Öğlene yakın tepelerden atlılar gelmeye başladı. Orcus kasabayla tepeler arasında yanlız başına duruyordu. Halk evlere girmiş, perdeleri kapatmış saklanıyordu. Ama yine de kimisi perde aralğından Orcus’u ve adamları izlemiyor değildi.

Atlılar iyice yaklaştı. Orcus iki elini kaldırdı. Adamları hedefleyerek yıldırımlar yolladı. İki adam atından düştü. Ellerinden çıkan alevler üç kadar adamı tutuşturdu. Havayı sıkıştırdı ve gönderdi. Parmaklarından çıkan kırmızı ışınlar bir çok adamın canını aldı. Geriye sadece başlarındaki adam kaldı.

Artık bir grubu olmayan lider haykırdı:

“Korkak! Cadı! Sen ancak büyü yapmasını bilirsin. Yiğitlikten eser yok sende. Eğer kendine çok güvenin varsa gel de bir kılıç düellosu yapalım seninle!”

Orcus sadece dudağını büktü. Parmağını şıklattı. Elinden çıkan kırmızı bir ışık huzmesi şekil değiştirdi. Kan kırmızı bir kılıç oluverdi.

Lider saldırıya hazırlandı ve koşmaya hazırlandı. Orcus kılıcını hazırladı. Sonra tek elini kaldırıpı adama kırmızı bir ışın huzmesi gönderdi. Adam yere yığıldı. Son nefesini verirken “Korkak!” diye haykırdı.

Orcus sırıttı ve cesedin başına gitti. Sonra şu sözleri söyledi:

“Sadece gerçekten namusu olan biriyle şereflice dövüşürüm.”


Umut C. Serin | Lord Vega

4 Yorum Bulunuyor

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <strong> <em> <ol> <li> <strike> <ul> <code> <sup> <sub>