Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Saatlerin Ölümü

Küçük gömleğiyle bir çocuk kaldırımın ortasına oturmuş, elinde tuttuğu bedava dağıtılan belediye gazetesiyle oynayıp duruyor. Önünde satmaya çabaladığı mendiller dizili. Burası Kızılay. Ankara’nın orta yeri diyebiliriz. Saat on bir yönünde Kızılay’ın sembolü haline gelmiş güvercin mavisi iki heykel var. Heykelin etrafında onlarca güvercin ve güzel havayı fırsat bilip kendilerini dışarı atmış insanlar. Uzakta zar zor seçilen bakanlık binası ve daha ötede Meclis. Başkent olmanın verdiği bürokratik ağırbaşlılığıyla yaşayıp duran bir bozkır şehridir burası. Ancak bürokrasi bile ticaretin önüne geçemiyor işte. Her tarafta bir şeyler satıp duran adamlar, kadınlar ve çocuklar, meydanın öte yanında da ilginç mimarisiyle dikkat çeken alışveriş merkezi görülebiliyor. Hoş bu detaydan niye bahsediyorsam? Bu alışveriş merkezlerinin olmadığı bir yer kaldı mı ki?

Saat üçte buluşacağız Nihat’la. O zamana kadar parkın çevresinde sürtmem icap ediyor. Kalabalığa karışıyorum. Mermer koltuklardan birine oturuyorum. Çay satan bir adam yanıma geliyor. Çay alıyorum. Sonra üşenmeden simitçilerin oraya gidip çayın yalnızlığını dindiriyorum.

Parkta dolanırken bir ses çalınıyor kulağıma.

“Saatler üç lira! Çok özel saatler bunlar.”

Tam adamın yanından geçerken beni bir gülme tutuyor. Adam bozuluyor duruma.

“Hayırdır ağabeycim?” diyor. “Açıkta bir şey mi gördün?” Hafiften titreyen dudaklarını görebiliyorum. Esmer yüzünün orta yerinde bir beni var. Epey geniş suratlı bir herif, yapılı da sayılır, kavga edilecek bir tip değil. Zaten buralarda yalnız değildir. O yüzden dikkatli olmak lazım.

“Hocam üç liraya sattığın saat nasıl çok özel oluyormuş?” diye soruyorum bir yandan adamın tepkisini ölçerek.

Bir süre sessiz kalıyor, sonra yüzündeki beni kaşıyor, saatlerden birini uzatıyor bana.

“Sadece bu.” diyor.

Anlamamış bir halde adama bakıyorum ve açıklama beklercesine saati inceliyorum.

“Çok özel olan sadece bu.” diye devam ediyor. “Diğerleri sıradan saatler ama bunun çok özel olduğuna dair garanti verebilirim.”

“Ne özelliği varmış ki bunun?” diyorum. “Su kaçırmıyordur en fazla.”

“Hayır, hayır!” diye atlıyor hemen. “O tarz bir özellik değil. Daha derin şeyler.”

Adamın beni kandırmaya çalıştığına kanaat getiriyorum. Ancak saat üç lira ve oldukça güzel görünüyor. Hiçbir özelliği olmasa dahi sadece üç lira olduğu için almaya karar veriyorum. Adamın yüzünden saati sattığı için çok sevindiği belli oluyor. Sanki rahatlamış gibi bir hali var. Üç lira için bu kadar tribe girilir mi diye geçiriyorum içimden.

Saati aldıktan sonra Nihat’la buluşuyoruz. Havadan sudan konuşurken lafı aldığım saate getiriyorum. Saatin ne özelliği olduğuna dair tahminler yürütüyoruz beraber. Nihat benim çocukluk arkadaşımdır bu arada. Hayal dünyası geniş insanlardandır. O yüzden böyle konularda onunla konuşmak pek eğlencelidir.

Eve geldiğimde epey yorgun olduğum için hemen yatıyorum. Rüyalar birbirini kovalıyor, sanki birileri beynimin nöronları arasında geziniyormuş gibi hissediyorum. Uyanıyorum. Epey uyumuş olmalıyım. Masanın üzerine koyduğum saate bakmak için elimi uzattığımda elim boşlukta kalıyor. Saat yok, daha doğrusu masanın üzerinde yok, hala kolumda. Oysa çıkarmıştım. Yanlış hatırlıyorum galiba. Unutkanlık işte. Neyse, bir an önce iş yerine varmalıyım.

“Canlanın hadi! Patron gelecek bugün.” Ofis müdürümüz Taylan beyin cırtlak sesi tüm koridoru kaplamış durumda. Sıkıcı işlerinden bunalmış insanları motive etmeye çalışan zavallı bir yönetici o. Pek çok çalışan gibi onun da kovulması an meselesi. Neyse ki benim patronla eskiden tanışıklığım var. Birazcık torpilliyim anlayacağınız.

Sıcak bir gün. İnsanlar sürekli işlerine ara verip içecek almaya gidiyorlar. Ben de önümdeki kalemle oynuyorum. Sonra bir bakıyorum Taylan bey yanımda bitmiş.

“Bu şekilde olmaz.” diyor. “Bu hareketlerinden dolayı artık seni şikayet etmek zorundayım. Ofis çalışanlarına karşı saygısızlık bu yaptıkların.”

Çok sinirleniyorum. Taylan beyi boğazından yakalamak ve öldürünceye kadar yerde sürümek istiyorum. Sonra kolumda bir sızı hissediyorum. Saat parıldıyor, neredeyse yanacak. Bir hırıltı sesi duyuluyor, Taylan bey yerde kıvranmakta.

“Koşun kalp krizi!” “Ambulans çağırın çabuk!” Bağıranlar, koşturanlar her yerde. Ben ise bir heykel kadar hareketsizim. Gözlerim kolumdaki saate kilitlenmiş durumda. Mümkün mü böyle bir şey? İçimi kaplayan vicdan azabından nasıl kurtulacağım? Kolum hala sızlıyor. Neyse ki artık parıldamıyor saat.

O gün fark etmiştim saatin sıradan bir saat olmadığını. Taylan beyin ölümündeki parmağı aşikar gözüküyordu. Peki benim bundan vicdan azabı duymam gerekiyor muydu? Sonuçta benim isteğim tetiklemişti saatin vahşetini. Kimsenin fark edemediği ve kalp krizi süsü verilmiş bir vahşet. Ya da yoksa hepsi birer rastlantı mı? Öyleyse saatin parıldayarak kolumu sızlatmasına ne demeli? Yanılsama mı? Mantıklı bir açıklama, tüm ihtiyacım olan.

Daha sonraki günlerde düşüncelerimi saat üzerine yoğunlaştırdığımda başka gariplikler fark ediyorum. Mesela saat hiçbir zaman çıkardığım yerde kalmıyor. “Bir şekilde” başka yerlerde yahut kolumda buluyorum onu. Sanki zaman aktıkça hareket etme metaforunu biraz yanlış anlamış gibi. Bir de şunu fark ediyorum: İnsan durum ne kadar olağanüstü olsa da bir şekilde alışır derler ya hani. Benimki de o misal. Saati koyduğum yerden başka yerlerde bulmak çok olağan geliyor artık.

Bir keresinde işe geç kaldığımı fark ediyorum. Müthiş bir pişmanlık duyuyorum erken kalkmadığım için. Sonra saate baktığımda geç kalmadığımı fark ediyorum. Biraz önce yanlış mı bakmıştım? Bu arada saat deprem olurmuşçasına titriyor. Sanki bir şey için çok enerji harcamış gibi.

Saatin bütün özellikleri bu denli masumane olsa onu can yoldaşım beller ve ondan ayrılmayı hiç düşünmezdim. Ancak kazın ayağı öyle değildi. Saat gün geçtikçe agresifleşiyordu. Adeta benim ölmemden benden daha fazla korkuyormuş gibi bir hali vardı. Benim için potansiyel tehdit olabilecek insanlara zarar veriyor ve bazılarını öldürüyordu. Üstelik artık benim bunun için istek duymama falan da ihtiyacı kalmamıştı. Olmadık yerde olmadık insanlara zarar veriyordu. Bir keresinde zavallı bir dilenci benden para istemeye gelirken ayağı kırılıverdi. Bir akşamüstü benim alt pozisyonumda çalışan ve ileride beni zorlayabilecek çalışkan bir elemanımızın köprüden düşerek öldüğünü haber aldım. En korkuncuysa evimin ziline basıp kaçan çocukların merdiven boşluğuna düşüp sakatlanmalarıydı. Onları hastanede alçılar içerisinde gördüğümde artık bir şekilde bu psikopat saatten kurtulmam gerektiğini anladım.

Artık sürekli saatten kurtulmak için fırsat kolluyordum. Bir gün çöpe attığımda ertesi gün yatağımın üzerinde buluyordum. Başka bir gün yoldan geçen birisine hediye ediyordum. Ertesi gün hediye ettiğim adam evimi nasıl bulduğunu kendisi de bilmeyerek bana geliyor, içinde müthiş bir vicdan azabı duyduğunu söyleyip saati geri almamı istiyordu. Nasıl kurtulacaktım bu saatten?

Kendi başıma saatten kurtulamayacağımı anlayınca saati satın aldığım adamı bulmaya karar veriyorum. Kızılay civarında işine devam ediyor olmasını umuyorum. Mermer koltukların civarında bulamıyorum. Dolmuş duraklarının orada ya da park içerisinde kuytu köşelerde de izine rastlayamıyorum. Metro altında filan da yok. Artık onu bulma ümidimi kaybetmeye başlıyorum. Sonra bir ses duyuyorum.

“Neyse acıdım sana.”

Arkamı döndüğümde saati bana satan adamla karşı karşıyayım.

“Ben de sizi arıyordum.” diye söze giriyorum hemen.

“Biliyorum.” diyor gizemli bir edayla. “Sabahtan beni seni takip ediyorum. Aslında saat için geldiğini bildiğimden ortaya çıkmadım ama sen öyle saatlerce arayınca acıdım.”

“Evet, saat için geldim aslında. Onu geri almanızı istiyorum.” diyorum.

“İmkanı yok!” diye cevaplıyor. “Zaten zor kurtuldum.”

“İyi de bu saatten benim de bir şekilde kurtulmam lazım.”

“Başka birisine hediye et, ya da sat. Belki bu şekilde kurtulabilirsin.” diyip göz kırpıyor.

Düşünüyorum, bu sorunu başka birisinin üzerine yıkmak, hayatlarını zehir etmek acımasızca geliyor. Ayrıca ben artık saatin yok olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü pek yakında artık dünya için bir tehdit oluşturmaya başlayacak.

“Saati parçalasam?” şeklinde söze girerek satıcının bildiklerini öğrenmeye çabalıyorum.

“Sakın!” diyor. Gözlerinde ürkek bir parıltı beliriyor bir anda. “Saati bana veren adam saati parçalamaya çalışırsam olacakları anlatmıştı. Pek güzel şeyler değil.”

“Saati veren adam mı?” Gözlerimde beliren soru işareti.

“Evet, yani saati yapan adam, çok büyük bir saat ustasıdır. Zaman Avcısı Morienus diye bilinir. Duymuşsundur.”

“Duymadım.” diyorum. “Nerede bulurum Zaman Avcısı Morienus’u.”

Bir an tereddüt ediyor. Sonra konuşmaya karar veriyor.

“Ulus’un kuzeyinde tarihi bir çarşıda dükkânı var. Kendi başına bulamazsın. O yüzden yanına bizim Çipil Rıza’yı vereyim.”

Çipil Rıza dediği on yaşlarında ayakkabı boyacısı bir çocuk. Yolda giderken Morienus hakkında birkaç soru sormayı deniyorum. Ancak çocuğun da benden fazla bildiği pek bir şey yok. Tarihi çarşıya girer girmez daha önce fark etmediğim bir merdivenden inmeye başlıyoruz. Öyle çok merdiven iniyoruz ki birazdan kendimi bir madende bulacakmışım gibi hissediyorum.

Meğer çarşının altında bir çarşı daha varmış. Burasının yukarıya göre daha tarihi olduğu kesin. Kesme taşlardan yapılmış, binlerce yılın yıpranmışlığını gösteren yapıların içerisinde birbirinden mistik dükkânlar sıralanıyor. Bir tanesi türlü çeşit yılan satarken bir diğerinin dükkânında yüzlerce çeşit baharat yer alıyor. Çarşının tavanında nereden geldiği belli olmayan garip bir sis gözüme çarpıyor. Bu sis tabakası tavan boyunca dolanıp duruyor.

Sonunda ulaşıyoruz Morienus’un saatçi dükkânına. Zemberekler ve çarklarla dolu bir vitrin ve saatlerin geneli gibi yuvarlak tasarlanmış bir kapı, dükkânın ilk görünen kısımları. İçeri girdiğimizde müthiş bir tik tak ordusu karşılıyor bizi. Her tarafta amansızca çalışan ve ritimleri birbirine karışan saatler var. Uzakta bir sandalyede oturmuş gözünde mercekle önündeki insanı delirtecek çoklukta çarklar bütününü inceleyen bir adam, Morienus bu olmalı.

Yan gözle bize bakıyor. İncelemesini tamamlayınca kalkıp bize doğru yürüyor. Çipil Rıza o bize doğru gelirken gidip beni yalnız bırakıyor. Ne de olsa görevini tamamladı.

“Buyrun efendim.” diyor Morienus. Sesi çağların yankısını taşıyan bir çığ gibi kulaklarımdan girip kafamda fırtınalar koparıyor. Sakalı yer yer ağarmış, gözleri hafif çukur, geniş ağızlı ve yanağında da sevimli bir gamze göze çarpıyor.

“Tamir ettirmek istediğiniz saati görebilir miyim?” diyor.

Saati çıkarıp verirken yüzüne odaklanıyorum. Saati görür görmez büyüyen gözler, böylesine kararlı yüz hatlarından beklenmeyecek bir dehşet ifadesi.

“Aslında tamir için değil kendi ellerinizle yaptığınız bu saçmalığı yok etmeniz için geldim.” diyorum. “Tabii daha önce son günlerde yaşadığım çılgın deneyimlerin mantıklı bir açıklamasını da bekliyorum sizden.” Sesim öfkeli, Morienus da bunun farkında.

“Otursana.” diyor. “Ne içersin?”

“Böyle iyiyim, sağ olun.”

Biraz önceki dehşetini çabuk üzerinden atıyor Morienus ve konuşmaya başlıyor.

“Çok eskiden bir saat tamircisi vardı. Küçük yaştaki çocuğunu kaybedince ölümü takıntı haline getirdi. Ölümle ilgili ne varsa okudu, binlerce yıllık elyazmaları ve modern metinler, ancak bu onun uzmanlık alanı değildi. Biyolojik konularda yetersizdi. Oysa saatlerden anlıyordu. Böylece iki takıntısını ortak bir potada eritti. Ölümsüzlük ve saat üzerine takıntılı düşüncelerle dolu deliliğin sınırında çalışmalar yapmaya başladı. Çoğu kimsenin bilmediği ve eskilerin “İhtiyar Çarşı” dedikleri bu çarşıda yer alan dükkânında sabahlıyordu her sabah. Ancak tek kişinin bu çalışma için yeterli olmadığını anlayıp saatleri seven bir çocuğu –yani beni- çırak olarak yanına aldı. Bu çarşıya ve bu dükkâna böyle geldim.”

Bunları söyleyen Morienus kalktı, içerideki mutfaktan iki bardak çay doldurup geldi.

“Buyur.” diyerek önüme koydu. “Nerede kalmıştık. Evet beni çırak olarak aldıktan sonra saatlerden başka bir şeyle uğraşmadığımız günlerimiz başladı. İlk başlarda ben ayak işlerini yapıyordum. Sonra yavaş yavaş saatçilik ilminin inceliklerini öğrenince onun çılgın fikirleri üzerine beraber çalışmaya başladık. Ustamın amacı hiç bozulmayan bir saat icat etmekti. Daha keskin bir ifadeyle söyleyecek olursam ölümsüz bir saat yapmaya çabalıyordu.”

“Ölümsüz bir saat ha!” diye gülümsüyorum. “Bir saat tamircisinin en büyük düşü olmasa gerek.”

“Bir saat tamircisinin böyle bir düş kurması ironik, sana katılıyorum.” diyor Morienus. “Ancak burada takıntılı bir insandan bahsediyoruz ve takıntılı insanların neler yapacağını tahmin edemezsin. Ben bu çalışmalarda yer aldıkça benim de ustamın takıntılarına kısmen de olsa ortak olduğumu söyleyebilirim. Neyse bu çalışmalar sonucunda insan vücudu ve saatler arasında eski ilimler vasıtasıyla bir bağ kurup saatin çalışmasını insan vücudunun ritmiyle yönetebileceğimizi fark ettik. Ne var ki bu nokta da şöyle bir sorun ortaya çıktı. İnsan öldüğünde taşıdığı saat de ölecekti. Bu sorunun çözümü için çalışmaya başladık bu sefer.”

Soluk almadan dinliyorum. Heyecandan boğulmamayı umarken Morienus sözlerine ara veriyor ve ben de nefes alma imkânı buluyorum. Yaşadığım çılgın günlerin arkasındaki hikâyenin daha da çılgın olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayım. Morienus çayından bir yudum alıp devam ediyor.

“İki çözüm ürettik. Birincisi saatin ilintili olduğu vücudu koruyacak bir mekanizmaya sahip olmasına karar vermek oldu. İkinci çözüm ise saate sahibini yani ilintili olduğu vücudu değiştirme imkânı vermekti. Bu çözümlerden ilkinin insanlık için pek de yararlı olmayacağını öngörememiştik o zamanlar. Saatin sahibinin vücudunu korumak için başka vücutlara zarar veren bir yapay zekâya dönüşeceğini iş işten geçtikten sonra anladık.”

“Peki, ilk kimin vücuduna uygun biçimde yapıldı saat?” diye soruyorum.

Morienus utanarak, “Benim.” diye cevap veriyor. “Başkalarına zarar vermeye başladığını anlayınca vicdan azabına dayanamayıp saatin sahip değiştirmesine izin verdim.”

“İyi de,” diyorum, “yine başkalarına zarar vermeye devam edecekti. Bu sefer yeni sahibini korumaya çalışacaktı.”

“Ama en azından benim gözümün önünde olmayacaktı.” diyor.

“Madem öyle yok etseydin saat sendeyken.” Sunduğum argüman onu terletiyor.

“O kadar kolay değil.”

“Neden?” diyorum. “Ölümsüz bir saat yapan illâ ki onu gerekirse nasıl öldüreceğini de düşünmüştür.” Gülüyorum.

“Elbette!” diyor. “Saat ölümsüzdü ama tam manasıyla değil. Onu yok edebilecek bir makine tasarlamıştık güvenlik için. Ustamı bu konuda ben ikna etmiştim üstelik.”

“Tamam işte, niye yok etmedin o halde?”

“Çünkü,” diyor laf boğazında düğümlenerek, “saat sahibinin vücuduyla ilintili olduğundan saat yok edildiğinde sahibinin de acıyla dolu bir şekilde ölmesine sebep olabilirdi. Üstelik o anda yaşanacak zamansal bilinç kaymaları sebebiyle bu acılı ölümün sahip açısından sonsuz uzunlukta algılanması da muhtemeldi. Bunu göze alamadım.”

“Korkağın tekisin yani!” Bakışlarımda acımasız bir yargıç dolanıyor. Morienus’un verecek cevabı yok, çünkü haklıyım.

“Neyse,” diyorum, “olan olmuş artık, peki ben ne yapacağım, nasıl kurtulacağım bu saatten?”

“Dediğim gibi sahibini değiştirmesi için onu başka birine vermeye deneyebilirsin. Ancak bu çoğu zaman işe yaramaz. Verdiğin kişinin buna tam olarak ikna edilmesi gerekiyor.”

“İyi de,” diyorum artık iyice öfkeli bir halde, “böyle yaparsam bu saat yine insanlara ve belki çocuklara zarar vermeye devam edecek. Şu senin makineyle yok etme olayını deneyelim mi?”

“Acılı bir şekilde ölmene sebep olur bu.”

Karar verme anı gelmiş durumda. Çocukluğumdan beri her insanın hayatı boyunca insanlık adına bir şeyler yapması gerektiği bir an yaşadığını düşünürüm. Sanırım bu benim “an”ım.

“Göze alıyorum.” diyorum. “Makineyi getir.”

Morienus isteksizce kalkıyor, gidip içeriden kendi boyunda bir alet getiriyor. Her tarafı mıknatıslarla dolu bu makinenin ortasında mor ışıklar saçan bir kafes var. Morienus bir maşa yardımıyla saati alıp bu kafese koyuyor.

“Emin misin?” diye soruyor. Gözleri buğulu bakıyor bana. Başımla onaylıyorum.

“O halde daha az acı çekmen için uyuşturalım seni.” deyip koluma bir şırınga saplıyor ve bilincimi kaybetmeye başlıyorum. Bilincimi kaybederken hayal meyal Morienus’un makinenin önündeki kolu çevirdiğini ve saatin bütün parçalarının kafes içerisinde parçalanmaya başladığını görüyorum. Sonra bilincim bir anlığına gidiyor. Tekrar kendime geldiğimde her şeyin farkındayım. Beynimde zaman kaymalarından kaynaklı müthiş bir sancı var. Yaşadığım tüm hatıralar biri birine geçmiş durumda. Ölüme doğru yol aldığımı anlıyorum. Dükkândaki sesleri duyabiliyorum yine de. Bütün saatler tek tek duruyor. Bir süre sonra bir tane bile tik tak sesi duyulmaz oluyor. Sonsuzluk gibi uzun bir an bu. Bu bitmez tükenmez anda acı çekerek ölüyorum. Neyse ki artık saat var olmayacak.

24 SAAT SONRA DEVLET TELEVİZYONU ANKARA STÜDYOSU CANLI YAYINI

“İyi günler sevgili Türkiye. Bir Uzmanın Gözünden programıyla daha sizlerle birlikteyiz. Bugünde her zaman olduğu gibi bir uzmanla birlikte gündemdeki bir konuyu tartışacağız. Bugünkü konuğumuz ünlü Fizikçi Profesör Doktor Murat Duman. Kendisiyle dün yaşanan ve bütün dünyayı sarsan saatlerin bozulması olayını konuşacağız. Evet, Sayın Duman, öncelikle hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk, teşekkür ederim.”

“Sizden dün öğle vakti saat 11 civarında dünya üzerinde bulunan tüm saatlerin bozulmasının sebebini öğrenebilir miyiz?”

“Öncelikle bu sorunuza kesin bir cevap veremeyeceğimi söyleyeyim. Şu an çalışmalar devam ediyor. Şu ana kadarki araştırmalar sonucu varılan sonuç ise dün öğle vakitlerinde Ulus civarında yaşanan bi tür enerji boşalması olayının bu ilginç saat bozulmalarına sebep olduğu.”

“Ne tür bir enerji boşalması Sayın Duman? Konuyu biraz açabilir miyiz?”

“Ulus civarında yaşanan bu enerji boşalmasının sebebini bir türlü bulamadık. Olayın yaşandığı noktada yapılan ölçümler ve kazı çalışmaları da bir sonuç vermedi. Ayrıca bu enerji boşalması diye tabir edebildiğimiz –ki bu fenomen için insanlığın kullandığı bir tabir bulunmadığı için bu sözcükleri kullanıyorum- olayın neden bütün çalışan makineleri değil de sadece saatleri etkilediği konusunda bir fikrimiz yok. Olay yerinde birkaç vatandaşın araştırma yapılan yerin altında bir çarşı daha olduğu ve olayın sebebinin orada aranması gerektiğine dair açıklaması olmuş sanırım. Bu vatandaşlarımız biraz hayalperest insanlar olsa gerek. Çünkü olayın olduğu yerde tarih boyunca bir yer altı çarşısının var olduğuna dair tek bir kayıt olmadığı gibi şu anda orada –hayalperest vatandaşlarımızın bir çarşı var olduğunu iddia ettiği yerde- kanalizasyon sistemi ve topraktan başka bir şey bulunmamaktadır. Söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi hükümetin yapacağı olağanüstü hâl bilgilendirme toplantısı için çıkmak zorundayım. Mazur görün lütfen beni, bütün izleyicileri iyi günler dilerim. Ha bir de son olarak şunu söyleyeyim. Lütfen insanlar telaşa kapılmasınlar. Saatler ölmüş olabilir ama zaman hala yaşıyor.”

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Saatlerin Ölümü” için 2 Yorum Var

  1. Yine çok iyiydi Mümin, benim için bir “Derindeki Gerçek” kadar olmasa da güzeldi. Klişe bir olayla başlayıp fazla sürmeden özgünlük kazanan ilginç bir konuyu rafine bir anlatımla yazmışsın. Kendi zamanımızı korumak için başkalarının zamanlarından çalıyoruz hepimiz, evet. Mesajlı bir öyküydü bu da, bu minvaldeki yazıları seviyorum.

    Öyküyle ilgili tek sıkıntım konuya göre biraz kısa oluşunda olacak. Yazar elbette düşünüp bir karar almış, ancak ben okuyucu olarak konuyu biraz daha yayabileceğini, uzatabileceğini düşünüyorum. Senin hızlı bir anlatımın var sanırım, fazla uzatmıyorsun, söyleyip geçiyorsun. Kurgu biraz daha dallansın demiyorum, yanlış anlama, sadece bu kurgu biraz daha uzatılsa daha çok severdim demek istiyorum.

    Şunu da ekleyeyim hemen: Kullandığın dil “büyük yazar”ların üslubuna benziyor Mümin. Bilirsin, çoğu büyük yazar sade üslup kullanır. Basit ya da kolay değil, sade. Üstünde uzun zaman çalışılarak ustalık kazanılmış, kontrollü ve ağırbaşlı bir sadelikten bahsediyorum. Dostoyevski ya da Kafka gibi.

    Yine çok güzel bir öyküydü Mümin. Artık bir takipçin var. 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *