Sadece başlangıç… | mit

Not: Bu öyküyü okumadan önce, YEMİN ve ÖÇ ve HAZİNE PEŞİNDE adlı öyküleri okumanız olay örgüsünü kavrayabilmeniz açısından yararlı olacaktır.

Brann ve Korban yolculuk için son hazırlıklarını yapıyorlardı. Yanlarında ise yeni dostları, buçukluk Largo Greenholm vardı. Buçukluk, ikili ile Athkatla zindanlarında karşılaşmış ve kısa sürede dost olmuşlardı. Largo bir hırsızdı. Üzerinde V yakalı deri bir zırhı vardı ve uzun saçlarını atkuyruğu şeklinde toplamıştı. Bir iş üstündeyken biraz da şansının yaver gitmemesi sayesinde yakayı ele vermişti. Yoksa öyle kolay kolay yakalanacak bir hırsız değildi. O sanatında bir ustaydı. Ya da en azından kendisi öyle söylüyordu.

“Aslında kimse bana Largo demez. Daha çok lakabımla çağırılırım.” demişti neşeli buçukluk onlara, zindanda muhabbet ederlerken.

“Öyle mi? Lakabın nedir peki?” diye sormuştu Brann.

“Maymuncuk.”

Bir kahkaha patlatan Korban son anda eliyle ağzını kapatıp gülmesini bastırmaya çalışmıştı.

“Gülebilirsiniz. Herkes ilk seferinde güler fakat zamanla bana niye böyle denildiğini anlar. Tabii yeteri kadar beni tanırlarsa.” demişti Largo.

Tanışmalarının akşamında ise Largo’yu kurtarmaya gelen gizemli bir ekip sayesinde zindandan kaçmayı başarmışlardı. Onları kurtaran ekip, efsanevi Gölge Hırsızlar loncasının üyelerindendi. Anlaşılan Largo da bu loncaya üyeydi. İkilinin şu anda bulunduğu yer de Gölge Hırsızlar’ın lonca binasından başka bir yer değildi zaten. Hazineyi bulmak için Gölge Hırsızlar ile iş birliği yapmaya karar vermişlerdi. Daha doğrusu buna mecbur kalmışlardı çünkü başka seçenekleri yoktu. En azından yaşamaya devam etmek istiyorlarsa…

***

Lonca başkanı olan Gölge Efendi son talimatları vermek için iki koruması ile birlikte yol arkadaşlarının yanına indi. “Haberler kötü… Şehir muhafızları hâlâ köşe bucak siz iki hapishane kaçkınını arıyorlar. Bu yüzden sokaklarda elinizi kolunuzu sallayarak gezmeniz ya da şehri cümle kapılarını kullanarak terk etmeniz çok zor.” dedi onlara.

“Güçlü bağlantılarınız olduğunu sanıyordum. Halledemez misiniz?” diye sordu Brann.

“Anlaşmamız sadece Maymuncuk üzerine olduğundan fazladan kaçan iki kişi otoritelerin biraz sinirlerini bozmuş anlaşılan.” diye yanıtladı Gölge Efendi. ‘Otoriteler’ kelimesini üzerine basa basa kullanmış, bu arada sinsice sırıtmayı da ihmal etmemişti. “Halledemeyeceğimiz bir şey değil elbette… Ama bu işler vakit ister. Vakit ise şu an bizde olmayan bir şey. Neyse ki biz bu gibi durumlara alışığız. Sizi kendi usulümüze uygun yollardan dışarı çıkartmayı planlıyorum.”

“Neymiş o?” dedi Korban, bariz bir şekilde endişelenerek.

“Kanalizasyonlar elbette cüce dostum, kanalizasyonlar…”

***

Birkaç dakika sonra lonca binasının en alt katlarındaydılar. Burası tuğla duvarlarla kaplı, oldukça geniş bir kilerdi. Duvar boyunca koca koca variller ve sandıklar birbiri üstüne istiflemişti. Tek ışık kaynağı sıra sıra dizilmiş meşalelerden gelen ateşti. Hepsinin sırtında içlerinde yiyecek ve birkaç iyileştirme iksiri bulunan ufak birer çanta vardı. Gruba rehberlik edecek olan buçukluk, Gölge Efendi’ye bir kafa selamı vererek varillerin arasına saklanmış gizli mekanizmayı buldu ve çalıştırdı. Taşın taşa sürtmesi ile çıkan kuvvetli bir gürültü duyuldu ve yerdeki taş parkelerden biri yana kayarak altındaki gizli geçidi gözler önüne serdi. Geçitten yükselen koku dayanılmazdı. Diğerleri yüzlerini örterken buçukluk oralı bile olmadı ve duvardaki meşalelerden birini kaparak açılan delikten içeri atlayıverdi. Bunu yaparken o kadar rahattı ki daha önce buradan defalarca geçtiği açıkça belli oluyordu. “Bu yol sizi doğruca şehir dışına çıkartacak.” dedi Gölge Efendi. “Şu andan itibaren yalnızsınız. Eğer olurda şehirden çıkmadan önce yakalanırsanız hiç tanışmadık. Benden ya da loncadan bahsetmeniz halinde anlaşmayı feshederim. Hazineyi bulmadan dönmeyin, aksi taktirde yine anlaşmayı feshederim. Buna hayatlarınız ile ilgili olan kısımda dâhil. Anlaşıldı mı barbar?”

Brann hiçbir şey söylemedi. Sadece başını bir kez olumlu anlamda sallamakla yetindi sonra da bir meşale de kendisi için alarak kanalizasyonlara açılan delikten aşağı atladı. Korban hemen arkasındaydı. Cüce, ayakları pis suya değer değmez yüzünü ekşitti ve “Hah! Bir bu şeye… Şeye… Bu pis, kahverengi şeye batmadığımız kalmıştı, o da oldu işte!” dedi somurtarak.

Brann sırıtarak yukarı baktı ve üstlerindeki kapağa baktı. O bakarken kapak gürültü ile yana kaymaya başladı sonra da büyük bir gümbürtü ile kapandı.

“Haydi, gidelim.” dedi Largo.

Böylece küçük grup, önde buçukluk arkada barbar ve cüce olmak üzere karanlık tünellere doğru ilerlemeye başladı. Korban, ayaklarını pis suya sert sert vurarak ve bir taraftan da sürekli söylenip gürültü ederek ilerliyordu. Cüce kadar gürültü etmese de sessiz kalmak konusunda pek bir özen göstermediğinden Brann da hatırı sayılır derecede ses çıkarıyordu. Largo geriye dönüp işaret parmağını dudağına götürerek “Şşşt! Sessiz olun!” diye fısıldadı tedirginlikle.

“Sorun nedir?” diye sordu Brann, her zaman neşeli olan buçukluğu bu derece gergin görünce.

“Çok ses çıkarıyorsunuz. Güvenli değil…” diye fısıldadı buçukluk.

“Neden? Bu pis şeylerin… Bu kahverengi şeylerin… Anla işte canım! Bu şeylerin bize saldıracağından falan mı korkuyorsun yoksa?” dedi Korban, gümbürtülü sesiyle. Cücenin sesi taş duvarlarda yankılanıp tünele yayıldı.

“Sessiz!” diye fısıldadı Largo. Bir yandan da endişe ile önlerinde uzanan karanlığa bakıyordu.

“Bu tünellerde şu an üzerinde yürüdüğümüz sudan daha pis şeyler var. Ve de tehlikeli…” diye devam etti buçukluk.

“Ne gibi?” dedi Brann.

“Ghoullar nasıl? Ya da Deniz Trolleri, leş solucanları, balçıklar? Eğer biraz şanslıysak bir Beholder hatta Illithid bile görebiliriz.” dedi Largo çatık kaşlarıyla.

“Illithid mi dedin?” diye inledi Korban, bir taraftan da baltasını çözerken. Brann da cüceye uyarak yavaşça devasa kılıcı Biçici’yi sırtından çekip çıkardı.

Largo onların bu haline bakıp gülümsedi ve “Böylesi daha iyi.” diyerek karanlık tünellere doğru başı çekmeye devam etti.

“Bir de bu yolun daha güvenli olduğundan söz etmiştiniz. Sizin güvenliden anladığınız bu mu? Bir daha bir hırsızın sözüne güvenirsem ne olayım!” diye söylendi yürümeye oldukça isteksiz görünen Korban.

“Eğer doğru yolu takip edersek emniyetlidir. Güvenli kalması bizzat lonca üyeleri tarafından sağlanıyor. Ama bütün kanalları temizlemek imkânsız. O yüzden sadece işimize yarayanları temiz tutuyoruz. Şimdi sessiz olunda devam edelim. Tabi korktuysanız o başka…”

“Korkmak mı? Pöh! O saydıklarını kahvaltı niyetine yerim ben. Devam et buçukluk!”

Largo muzipçe gülerek yoluna devam etti. “Cüceler…” diye mırıldandı kendi kendine. “Birini tanıdıysan hepsini tanıyorsun demektir.”

Athkatla’nın kanalları da tıpkı diğer büyük şehirlerin kanalları gibi birbirine bağlanan geniş tünellerden ve büyüklü küçüklü birçok yan geçitten oluşuyordu. Yolunu bilmeyen birisinin bu labirent benzeri yerde kaybolmaması imkansız gibi bir şeydi. Şüphesiz bu sistem kanallarda oluşabilecek herhangi bir tıkanıklık ya da benzeri sorunun oluşmasını engelliyordu. Fakat kanalların bu denli geniş olması bir sürü istenemeyen misafirin de şehrin altında yuva kurmasına, hatta geceleri şehir sokaklarına karışıp dikkatsiz yolcuları yemek niyetine avlamasına da olanak sağlıyordu. Bu yüzden kanal çıkışları genellikle ağır kapaklar ve kalın parmaklıklarla kapatılırdı. Maalesef bu önlem içerdeki canavarları kanallara hapsetmekten çok, kanallara yolu düşmüş talihsizleri içeride tutmaya yarıyordu. Küçük grup bu karanlık ve pis tünellerde dakikalarca yürüdü. Bu süre içinde tek duydukları ses ayaklarından çıkan şapırtılar ve dayanılmaz kokuya rağmen aldıkları derin soluklardı. Pek çok dönemeç döndüler ve pek çok karanlık tünelde ilerlediler. Arada bir kalın parmaklıklarla kapatılmış mazgallara denk geliyorlar ve günışığını yüzlerinde hissediyorlardı. Mazgalların önünden gelip geçen çizmeler, birbirleri arasında konuşan insanlar onlara dışarıdaki hayatın normal seyriyle devam ettiğini hatırlatıyor ve bir parça da olsa rahatlamalarını sağlıyordu. Fakat bu rahatlama ancak mazgalı geçene kadar sürüyordu. Sonrasında ise yine tehlikeli karanlık ve kötü koku ile baş başa kalıyorlardı. Tam daha fazla ilerleyemeyeceklerini düşünmeye başlamışlarken geniş bir alana çıktılar. Burası çeşitli yan tünellere açılan, daire şeklinde bir meydandı. Meydanı gören Largo’nun yüzü aydınlandı ve “Güzel… Doğru yoldayız.” dedi cesaret edebildiği kadar yüksek sesle. “Bir an için yanlış bir yöne saptık zannettim.”

“Tünelleri iyi bildiğini sanıyordum?” dedi Brann sorarcasına.

“Aslında iyi bilirim ama şehir dışına giden yolu uzun zamandır kullanmamıştım. Yani bizim şu anda izlediğimiz yolu… Ben genellikle pazar yerine ya da şehir meydanına gidiyorum çünkü.” diye yanıtladı Largo. “İş için elbette…” İşten kastını anlayan Brann hafifçe gülümsedi fakat başka bir şey sormadı.

“Bu karışıklığın içinde nasıl yolunu buluyorsun anlamıyorum atkuyruk.” dedi cüce. “Burası bizim madenlerden de beter!”

“Endişelenme. Eğer yoldan ayrılmazsak kısa süre içinde bu lanet yerden ve bu pis kokudan kurtulacağız.” diye yanıtladı buçukluk. “Yeter ki peşimden ayrılmayın.”

O esnada tam ayaklarının dibine bir ok saplanıverdi. Üçü bir an şaşkınca birbirlerine baktı sonra da hızla etrafa dağıldılar. Onlar koşarken birkaç ok az önce durdukları yere isabet etti. Brann ve Largo sol tarafa Brann ise sağ tarafa koşarak meydana açılan tünellere saklandılar.

“Koboldlar!” diye bağırdı Largo, açıklığın diğer tarafını işaret ederek. Bir düzineden fazla kırmızı renkli, kertenkelemsi yaratık kendi garip dillerinde bağırarak yumruklarını onlara doğru sallıyordu.

“Saklanın!” diye haykırdı Brann, bir ok yağmuru daha üzerlerine doğru uçuşa geçtiğinde. Yeniden, hızla tünellere daldılar ve oklar zararsız bir biçimde taş duvarlara çarparak sekti. Ardından Koboldlar savaş naraları atarak taarruza geçtiler. En az 30 taneydiler.

“Kaçın!” diye bağırdı Brann ve hızla ardındaki tünele girerek koşmaya başladı.

“Gidelim!” diye bağırdı Largo, Korban’ı kolundan çekiştirerek.

“Bırak beni buçukluk! Bir avuç Kobolddan saklanacak değilim!” diye bağırdı Korban.

Tam o sırada bir başka yan tünelden 20 kadar Kobold daha çıkıp buçukluk ve cüceye doğru koşmaya başladı. “Al senin olsunlar!” dedi Largo ve hızla arkasındaki tünele doğru koştu. Korban kocaman açılmış gözlerle kendisine yaklaşan kalabalığa baktı, ardından da “Bekle beni buçukluk!” diyerek Largo’nun peşi sıra tünellere daldı.

Buçukluk ve cüce hızla koşarlarken oklar üzerlerinden uçuşuyor, Koboldlar ise kısa kılıç ve yaylarıyla son hızla arkalarından geliyordu.

“Eyvahlar olsun! Koboldlardan kaçıyorum! Atalarımın kemikleri sızlayacak!” diye inledi Korban.

“Biraz daha hızlı koşmazsan atalarınla bizzat tanışma şansına erişeceksin. Haydi!” diye cevapladı Largo.

“Barbar nerede?” diye bağırdı Korban omzunun üzerinden geriye bakarak.

“Bilmiyorum! Diğer tünele sapmıştı!” diye yanıtladı Largo, soluk soluğa.

“Brann!” diye bağırdı cüce telaşla. “Brann! Nerdesin oğul?”

“Korban!” diye bir ses geldi kulaklarına. Brann’ın sesiydi bu. Sol taraflarından, oldukça uzaktan gelmişti ve giderek de uzaklaşıyordu. “Dayan evlat! Geliyorum!” diye bağırdı cüce. Sonra da hızla sol tarafa açılan tünellerden birine sapıverdi.

“Hayır, o tarafa değil!” diye itiraz etti Largo telaşla. Ama dik kafalı cücenin ne onu dinlemeye ne de dostundan ayrı kalmaya niyeti vardı. Cüce, buçukluğun itirazlarına aldırmadan tünelin içinde koşturmaya devam etti. Largo bir anlığına tünelin başında duraksadı. Önce yanlış yöne doğru koşarak uzaklaşan cücenin ardından baktı sonra da asıl gitmesi gereken yöne. Sağ taraftaki tünele saparsa koboldlardan da bu pis tünellerden de kısa sürede kurtulabileceğini biliyordu. Fakat bu, yeni dostlarını terk edeceği anlamına da geliyordu. Arkasından gelen kalabalık Kobold grubuna şöyle bir bakış attı sonra da okkalı bir küfür savurarak cücenin peşinden koşmaya başladı. “Lanet olsun! Bekle beni Korban!”

Korban Boltforger duraksamadan koşmaya devam etti. Tek düşüncesi Brann’a bir an evvel ulaşmak ve barbarın güvende olduğundan emin olmaktı. Bir an için barbarın yerde yatan kanlı bedeni ve etrafını saran ölümcül yaratıkların görüntüsü gözlerinin önüne gelir gibi oldu. Endişe ile alnını kırıştırdı ve “Eğer ona bir şey olursa…” diye mırıldandı kendi kendine. “Brann!” diye bağırarak hızla bir köşeyi daha döndü ve aniden yüksek bir uçurum ile burun buruna geldi. Tam ayaklarının dibinde tünel birdenbire sona eriyor ve küçük bir pis su şelalesi başlıyordu. Su, burada hızla akıyor ve altındaki karanlığa doğru dökülerek gözden kayboluyordu. Cüce son anda durarak düşmekten kıl payı kurtuldu. Durduğu yerde tehlikeli bir şekilde bir ileri bir geri sallandı ve kollarını iki yana açıp çırpınarak dengesini sağlamaya çalıştı. Tam dengesini sağlamıştı ki arkasından gelen Largo “Korban beni bekle! Burası yanlış… Offf!” diyerek cüceye hızla çarptı ve yeniden sendelemesine neden oldu. Korban bu kez dengesini sağlayamadı ve düşmemek için buçukluğa tutundu. Fakat cücenin ağırlığı buçukluk için çok fazlaydı ve ikili çığlık atarak şelaleden aşağı düştü. Ardından büyük bir şapırtı ile karanlık sulara gömüldüler. İkili suya düşer düşmez Korban telaşla çırpınmaya ve çığlık atmaya başladı. “İmdat! Largo! Ben yüzme bilmem!”

“Korban…” dedi Largo.

“Elimi tut! Nerdesin? Ölmek istemiyorum!” diye bağırdı deli gibi çırpınan cüce.

“Şey… Korban.” dedi yine Largo.

“Orada durmasana be seni işe yaramaz! Bana yardım et!”

“Ama Korban!”

“Ne?”

“Su derin değil ki…”

“Derin değil de ne demek?” diye sordu Korban şaşkınlıkla. Çırpınmasına ara vererek ayaklarını dibe doğru uzattı. Ayakları anında zemin ile buluştu ve cüce suyun beline kadar anca eriştiğini fark etti şaşırarak. Utançtan kıpkırmızı olmuş bir yüzle bakışlarını yavaşça kaldırdı ve buçukluğa doğru baktı. “Sakın güleyim deme…” dedi yavaşça.

“Gülmek mi?” dedi Largo, kahkahasını bastırmaya çalışan birinin ses tonuyla. “Aklımın ucundan bile geçmedi.” diye ekledi ardından, ağzından kaçan birkaç kıkırdama eşliğinde. Sonra da kendini daha fazla tutamadı ve kahkahalara boğuldu. Korban derin bir homurtu koyuverdi ve buçukluğa sert sert baktı, sonra da ayaklarını vura vura ve küfür ede ede su birikintisinin kıyısına doğru yürümeye başladı. Largo ise kahkahalardan iki büklüm olmuş bir şekilde onu takip etti. Bir taraftan da boğulma taklidi yaparak kahkahalarla gülmeye devam ediyordu. Sesini kalınlaştırarak “Ölmek istemiyorum!” dedi buçukluk, cüceyi taklit ederek.

“Sen dalganı geç bakalım atkuyruk. Şu düştüğümüz hale bak! Resmen goblin gibi kokuyoruz.” dedi cüce, kendisini koklayıp yüzünü buruşturduktan sonra. “Üstelik Brann’ı da kaybettik! Buradan nasıl kurtulacağız şimdi?”

“Tamam, tamam…” dedi Largo, kahkahalarını bastırmaya çalışarak. Elinin tersiyle gülmekten yaşaran gözlerini sildi ve etrafına daha bir dikkatle bakındı. Burada tünel daha da karanlıktı ve pek bir şey seçilmiyordu. “Meşaleler ne oldu?” diye sordu Largo.

“Bilmiyorum. Suya düştüğümüzde sönmüş olmalılar.” diye yanıtladı cüce. İstemeye istemeye tekrar su birikintisine girdiler ve el yordamıyla meşaleleri aramaya başladılar. Korban eline değen vıcık vıcık bir şey yüzünden öğürdü, Largo ise yumuşak bir şey tutunca “Öğk!” diyerek yüzünü buruşturdu. Bir dakika kadar arandıktan sonra Largo “Burada kütük gibi bir şey var. Galiba buldum!” dedi heyecanla. “O benim ayağım!” diye yanıtladı Korban, kocaman açılmış gözler ve çatık kaşlarla.

“Ah, pardon…” dedi Largo.

“Bu işe yaramaz, meşaleleri bu pisliğin içinde bulamayız. Keşke bir tane yedek alsaydık…” dedi cüce.

Largo avucunun içi ile alnına bir şaplak atarak “Yedek!” diye bağırdı kendi kendine. “Çantamda bir tane yedek olması lazım.” dedi hızla kıyıya çıkarak.

“Çantanda mı? O pis şeylere boşu boşuna mı dokundum yani?” diye homurdandı cüce.

“Ne var canım, ben de ayağına dokundum işte…” diye yanıtladı çantasını karıştıran Largo. “İşte buldum! Çakmaktaşını ver.” Korban da kendi çantasını indirdi ve çakmaktaşını bulup buçukluğa uzattı. “Biraz ıslanmış, umarım yanar.” dedi Largo.

Birkaç dakikalık zahmetli bir uğraşın ardından meşale çıtırtılar eşliğinde yanmaya başladı. Largo meşaleyi başlarının üzerine kaldırarak etraflarındaki manzarayı gözler önüne serdi. Burada tünel yukarıdakilere nazaran daha genişti. Taş duvarlar oldukça eski ve yıpranmış görünüyordu. Etraflarını ise devasa örümcek ağları bürümüştü. Yukarılarda bir yerde düştükleri noktayı görebiliyorlardı. Küçük şelale, genişçe bir lağım borusundan çıkıyor ve durdukları yerin az ötesine dökülerek bu ufak yer altı havuzunu oluşturuyordu.

“Hmmm…” dedi Largo. Yüzündeki gülümseme yerini yavaşça endişe çizgilerine bırakıyordu.

“Ne?” dedi Korban, hafif telaşlı bir sesle.

“Sanırım eski tünellerdeyiz.” diye cevapladı gözleriyle hâlâ etrafı taramakta olan buçukluk. “Yani bunun anlamı…” diye devam etti konuşmaya.

“Bunun anlamı?” diye üsteledi Korban.

“Bunun anlamı tamamen kaybolduğumuz.” diye bitirdi yeniden cüceye bakan buçukluk.

“Ne demek kaybolduk? Hani tünelleri çok iyi biliyordun?” diye çıkıştı Korban.

“Tünelleri iyi bilirim cüce efendi. Ama yeni tünelleri… Eski geçitler tehlikelidir ve çok gerekmedikçe kimse buralara uğramaz. Eğer beni dinleyip yanlış yola sapmasaydın şimdi biz de buraya gelmek zorunda kalmayacaktık.” diye yanıtladı Largo.

Korban itiraz etmek için ağzını açtı ama bir şey diyemedi. “Peki şimdi ne yapacağız?” diye sordu sonunda.

“Tekrar yeni kanallara dönmemiz gerek. Orada yolumu kolayca bulabilirim. Fakat indiğimiz yerden çıkmamız imkânsız. Başka bir yol bulmamız gerekecek.” dedi Largo, ümitsiz bir şekilde yukarı bakarak. İkili bir müddet akıp gelen pis su şelalesine baktı umutsuzca. Sonra aynı anda, oldukları yerde ağır ağır dönerek arkalarında uzanan kanallara diktiler bakışlarını.

“Önden buyur.” dedi cüce, kafası ile buçukluğa başı çekmesini işaret ederek. Largo derin bir iç çekti, kısa kılıcını sağ eline aldı ve sol elinde tuttuğu meşaleyi havaya kaldırarak yürümeye başladı. Çift ağızlı savaş baltasını sıkıca kavramış olan Korban ise hemen ardındaydı.

Bir müddet hiçbir dönemeçle karşılaşmadan ilerlediler. Onlar ilerlerken tüneller giderek genişlemiş ve yerlerini yıkık dökük taş kemerlere ve eski suyollarına bırakmıştı. Zemin, ayak bileklerine kadar ulaşan pis suyla kaplıydı. Yukarılardan bir yerden çok hafif ışık huzmeleri iniyordu buraya fakat etrafı aydınlatmaktan çok mekânın daha da ürkütücü görünmesine neden oluyorlardı. Meşale ışığı altında ilerlerken garip açılarla yer değiştiren gölgeler de cabası… Largo orada gölgelerden daha fazlası olduğu gibi garip bir hisse kapılmıştı nedense. Ara sıra ayaklarının üzerinden kaygan bir şeyler geçtiği oluyordu. Hatta bir keresinde tam önlerinde irice bir şeyin hızla hareket edip uzaklaştığına yemin edebilirdi. Bu düşüncesini söylemek için cüceye döndüğünde Korban’ın çatık kaşlarla etrafa bakmakta olduğunu gördü. Son derece tetikte ve olası bir dövüşe hazır görünüyordu. “Devam et buçukluk.” dedi derinden gelen gümbürtülü sesiyle. Alçak sesle konuşmasına rağmen sesi yine de yankılanıyordu.

“Sanırım burada yalnız değiliz.” diye fısıldadı Largo.

“Farkındayım. Burada uğursuz bir şeyler var. O yüzden durma ve yürümeye devam et.” diye yanıtladı Korban. Savaşçı içgüdüleri cüceyi çoktan uyarmıştı anlaşılan.

Bir müddet daha yürüdüler ve yolun ikiye ayrıldığı bir yere geldiler.

“Şimdi ne tarafa?” diye sordu cüce.

Largo kararsızca bir sağa bir de sola giden yola baktı. Sonunda sola gideni izlemeye karar verdi ve o tarafa doğru bir adım attı.

“Emin misin?” diye sordu cüce. “Bence sağ taraftakini izlemeliyiz.”

“Güven bana.” dedi Largo, kendinden emin görünmeye çalışarak. ‘Keşke sesim de bana biraz güvense…’ diye geçirdi içinden. Sesi çok titrek çıkmıştı çünkü… Cüce bir omuz silkti ve ilerlemesini işaret etti. Bir müddet daha ilerledikten sonra bir yol ayrımına daha geldiler. Bu kez sağa döndüler, sonra sola, sonra tekrar sola… Kısa süre içinde ikisinin de kafası karışmıştı ve nereden geldiklerini hatta nereye gideceklerini bile şaşırmışlardı.

“Sana sağa dönelim demiştim.” dedi Korban.

“Sağa döndük ya.” dedi Largo.

“Hayır, sola döndük. Ben ondan önceki sağı kastetmiştim.”

“Hangi sağ?”

“Soldan önceki.”

“Benim kafam karıştı.”

“Benim de… Zaten çıkmaza geldik, bak.” dedi cüce, önlerinde yükselen bir duvarı göstererek. Bu da tıpkı düştükleri yükseklik gibiydi. Hatta aynı minik şelalenin bir benzeri bile vardı üzerinde.

“Sanırım geri dönmemiz gerekecek.” dedi Largo, memnuniyetsizlikle.

“Eğer dönebilirsek…” diye homurdandı cüce. Tekrar geldikleri yola saptılar fakat daha ilk dönemeçte anlaşmazlığa düşmüşlerdi bile.

“Buradan sağa dönmüştük sanırım.” dedi Korban.

“Hayır, sola dönmüştük.” diye itiraz etti Largo.

“Geliş yönümüze göre sağ tarafa dönmüştük, o zaman sağa dönmeliyiz.”

“Aslına bakarsan sola dönmeliyiz. Gelişimize göre sağ, sol olmuyor mu?”

“Soruyor musun yoksa söylüyor musun?” diye sordu Korban. Buçukluk çaresizce omuz silkmekle yetindi. “İyi! Sola o zaman!” diye homurdandı Korban. Sol tarafta başka bir çıkmaz ile karşılaştılar. Düz bir duvar ve devasa örümcek ağları karşılamıştı bu kez onları. Ağlar yerden tavana kadar yükseliyor ve dört bir yanı kaplıyordu. Orada burada bazı kemiklere rastlamak mümkündü. Üstelik birkaçı kesinlikle hayvan kemiği de değildi.

“Sağa dönelim demiştim.” dedi Largo.

“Sen mi demiştin? Asıl ben sağa gidelim demiştim. Kabahat bende! Yeraltında yolumu bulmak için bir buçukluğu dinliyorum!” diye bağırdı Korban.

Largo çabucak işaret parmağını dudaklarına götürüp sessiz olmaları gerektiğini hatırlatmaya çalıştı. Ama artık çok geçti… Cüce lafını bitirir bitirmez etraflarını çeviren örümcek ağlarının orasında burasında bir sürü küçük, parıldayan göz teker teker açılmaya ve tıslamalarla tıkırdamalar duyulmaya başladı.

“İşte şimdi yandık…” dedi Largo, tepelerinde duran göz kümelerinden birine bakarak. Gözler, ağların üzerinde hızla ilerlemeye ve iki arkadaşa doğru yaklaşmaya başladı. Göz kümelerinden biri gölgelerden sıyrılıp yol arkadaşlarının görüş açısına girdi korkusuzca. Bir adam boyu yüksekliğindeki dev bir örümcekti bu… Üstelik yalnız da değildi. Kısa süre içinde sağ ve sol duvarlardan birkaç örümcek daha aşağı indi ve tıkırdayan bacakları ile yol arkadaşlarının etrafını sarmaya başladılar. “Umarım o ballandıra ballandıra anlattığın maceraların gerçektir buçukluk.” dedi baltasını savaş pozisyonuna alan Korban. “Çünkü birazdan bütün savaş yeteneklerine ihtiyacın olacak.”

Örümceklerden biri tehditkâr bir şekilde tıslayarak ileri sıçradı. Korban ve Largo tam zamanında eğilerek örümceğin üzerlerinden geçmesini sağladılar. Örümcek geçerken Largo kılıcıyla, Korban ise baltasıyla yukarı doğru hamle yaptı ve hayvanın bacaklarından bir kaçını koparmayı başardılar. Hayvan acı dolu bir inleme ile yere yapıştı. Fakat bu diğer örümceklerin daha fazla tıslamasına neden oldu. Hızla saldırdılar. Korban çabucak yana yuvarlanarak üzerine gelmekte olan bir darbeden kurtuldu. Hemen ayağa kalkıp baltasını kuvvetle arkaya doğru savurarak geriye döndü. Balta, cüceye yaklaşmakta olan örümceklerden birinin kafasına sertçe saplandı. Örümcek olduğu yerde sırt üstü dönüp bacaklarını titreterek can verdi. “Bir!” diye bağırdı Korban keyifle.

Largo, bir kısa kılıcını bir de elinde tuttuğu meşaleyi savurarak etrafını saran örümcekleri durdurmaya çalışıyordu. Kılıç her ne kadar etkili olsa da örümcekleri asıl geride tutan şey ateşti ve Largo’nun bunu fark etmesi uzun sürmedi. Meşaleyi büyük bir ustalıkla elinde evirip çevirmeye başladı. Havada ateşten yollar çiziyor ve seri hamlelerle örümceklere saldırıyordu. Birinin ayağını yaralayıverdi, diğerinin ise gövdesini… Örümcekler tıslayarak geri çekildiler. Bunu fırsat bilen Largo hızla dönüp arkasındaki duvara koştu. Aldığı ivme ile düz duvarda yukarı doğru birkaç adım atıp geriye doğru sıçradı. Havada ters bir takla atarak örümceklerden birinin tepesine biniverdi ve kılıcını sertçe saplayarak canavarın işini bitirdi. Hayvan altında titreyerek can verirken buçukluk yana doğru sıçradı ve sırıtarak bir sonraki rakibiyle yüzleşmek için hazırlandı. Tam o esnada “İki!” diyen bir ses çalındı kulaklarına.

“İki!” diye bağırdı Korban Boltforger, bir örümceği daha hakladıktan sonra. Baltasını çekip çıkardı ve son anda yana sıçrayarak bir başka örümceğin darbesinden kurtuldu. “Gel bakalım kafadan bacak!” diyerek öne atıldı ve bir takla atarak örümceğin altından yuvarlanıverdi. Örümcek, görüş açısından çıkan rakibini bulabilmek için olduğu yerde sıçrayarak geriye döndü fakat gördüğü son şey suratına doğru uçarak gelen çift ağızlı bir balta oldu. “Üç!” dedi Korban Boltforger, şen bir kahkaha atarak.

Aynı esnada Largo da bir diğer örümceği haklamıştı. Arkasından gelen tıslama ile ürperdi ve çabucak yana döndü. Fakat yeterince hızlı değildi. Örümcek, çengel biçimli ağzından bir ağ demeti fırlatmış ve Largo’nun meşale tutan elini arkadaki duvara yapıştırıvermişti. Buçukluk elini kurtarmaya çalıştı ama ağ göründüğünden de sağlamdı. Dev örümcek memnun bir tıslama ile yavaşça avına doğru ilerlemeye başladı. Largo kısa kılıcı ile ağları kesmeye davrandı fakat örümcekten gelen başka bir ağ, bu elinin de duvara yapışmasına neden oldu. Meşale, buçukluğun elinden kurtularak yere düştü ve cılız bir tıslama eşliğinde sönerek yol arkadaşlarını karanlıkta bıraktı. “Korban!” diye seslendi Largo telaşla. Ama cevap yoktu. Sadece tıslamalar ve takırdamalar… “Korban!” diye bir kez daha bağırdı buçukluk. Aldığı tek yanıt ise oldukça yakından gelen başka bir tıslama oldu. Şimdi yaklaşan sekiz gözün parıltısını açıkça görebiliyordu. Buçukluk çaresizce kıpırdanırken örümcek daha da yaklaştı ve zehirli iğnesi ile kurbanını sokmak için hamlede bulundu. Largo korku ile gözlerini sıkıca yumdu. O anda bir darbe sesi ve acı dolu, öfkeli bir tıslama duyuldu. Ardından bir darbe sesi daha geldi ve tıslama sona erdi. Bir anlık sessizliğin ardından cücenin “Beş!” diyen gümbürtülü sesi duvarlarda yankılandı.

“Korban! Sakalların hep gür olsun! Bir an için işimizin bittiğini düşünmeye başlamıştım.” dedi rahatlayan buçukluk.

“Pöh! Bende postu birkaç kafadan bacaklıya kaptıracak göz var mı?” dedi keyifle sırıtan cüce.

“Bilmem. Bunu karanlıkta söylemek zor.” diye takıldı Largo.

“Sahi ya… Siz buçukluklar karanlıkta göremiyordunuz değil mi? Dur da sana yardım edeyim.” dedi cüce, ardından da çizmesine gizlediği küçük hançerin yardımıyla buçukluğu tutan ağları kesmeye koyuldu. Birdenbire tepelerinde bir yerlerde pek çok öfkeli tıslama duyuldu. Largo, cücenin kafasını yukarı kaldırdığını ve gördüğü bir şey ile nefesinin kesildiğin hissetti.

“Ne?” diye sordu panikle. “Ne oldu? Ne gördün?”

“Bilmek istemezsin atkuyruk.” dedi cüce, ağları kesme işine hız vererek. Zahmetli bir uğraşın ardından ağ parçalandı ve buçukluk serbest kaldı. Largo hızla eğilip el yordamı ile meşaleyi arandı ve bulup yaktı. Bakışlarını yukarı kaldırdı ve cücenin ne demek istediğini anladı. İrili ufaklı pek çok dev örümcek duvarlarda yürüyerek kendilerine yaklaşıyordu. Sayıları bu kez çok fazlaydı. “Koş!” diye bağırdı Korban. Largo’nun bu lafı ikiletmeye hiç niyeti yoktu.

İkili koşarak geldikleri yoldan geri döndüler. Henüz ilk dönemece varmışlardı ki ne tarafa gideceklerini bilemeyip birbirlerine baktılar.

“Hangi yön atkuyruk?” diye sordu cüce.

“Sağ!” dedi Largo.

“Güzel, o zaman bu tarafa gidiyoruz.” dedi Korban ve sol tarafa dönüp koşmaya devam etti.

“Ama sağ demiştim!” diye itiraz etti onu takip eden buçukluk.

“Biliyorum! O yüzden sola döndüm ya!”

Pek çok dönemeç dönmelerine rağmen bu kez başka yol ayrımı ile karşılaşmadılar. Onlar koşarken örümcekler de tam arkalarından geliyor, duvarlarda ve tavanlarda koşturarak onları takip ediyorlardı. Sonunda genişçe bir açıklığa vardılar. Burası tek bir girişi ve tek bir çıkışı olan daire şeklindeki bir odaydı. Tam ortada döküntü ve pisliklerden oluşan oldukça geniş bir yığın vardı. Biraz üstlerinde metal bir köprü görünüyordu. Duvardaki bir geçitten çıkıp yine başka bir geçitte son buluyordu. Çok yukarılarda bir yerde ise yine demir parmaklıklarla kapatılmış, daire şeklinde bir mazgal vardı. Mazgaldan süzülen gün ışıkları ortalığı biraz da olsa aydınlatıyordu. Largo köprüyü işaret ederek “Burayı biliyorum! Orası pazar meydanına giden yol!” dedi heyecanla.

“Güzel! Sonunda yolu bulduk demek ki… Ama orası çok yüksek, oraya nasıl çıkacağız?” diye sordu Korban. Largo tam “Sorun değil, ben…” diyerek cevap vermeye başlamıştı ki arkalarındaki tünelden birkaç dev örümcek çıktı. Aynı anda çıkış tünelinden de birkaç örümcek çıkarak tıslamaya başladı. Duvarlardaki çatlak ve gediklerden bile örümcekler çıkıyordu hatta. Bir anda etrafları yeniden sarılmıştı.

“Lanet olası böcekler! Kapana kısıldık!” diye bağırdı Korban.

İkili yavaşça ortadaki çöp yığınına doğru gerilemeye başladı. Örümcekler dört bir yanlarından yaklaşıyor, taze et için yanıp tutuşuyorlardı. O anda beklenmeyen bir şey oldu ve altlarındaki döküntü yığını büyük bir gürültü ile sarsılmaya başladı. Cüce ve buçukluk dengelerini kaybetmemek için çırpınırken iki iri ahtapotumsu dokungaç hızlı ve kuvvetli bir biçimde yığından fırlayarak etrafa moloz ve dışkı saçılmasına neden oldu. Dokungaçların fırlamasıyla birlikte Korban bir tarafa Largo ise diğer tarafa doğru uçarak duvara çarptılar ve yere yığıldılar. Neyse ki örümcekler de saldıramayacak kadar şaşkına dönmüşlerdi. Yığından fırlayan dokungaçlar odanın içinde yılan gibi kıvrılarak hızla hareket etti ve birkaç örümceğe tokat gibi çarptı. Sonra dokungaçlardan biri örümceklerden bir tanesine dolanarak hayvanı yakaladı, havaya kaldırdı ve yığına doğru çekti. Yığının ortasında kocaman açılmış, jilet gibi keskin dişlere sahip bir ağız ortaya çıktı ve örümceği bir lokmada yutuverdi.

“Otyugh!” diye bağırdı Largo, karşılarındaki canavarın ne olduğunu anlayarak.

Otyughlar kanallarda yaşayan dehşet verici yaratıklardı. Diğer yaratıkların artıklarıyla ve dışkı ile beslenseler de taze et fırsatını hiç kaçırmazlardı. Oldukça geniş ve büyük olan gövdeleri kaya benzeri, kahverengimsi gri bir deriye sahipti ve baştan aşağı dışkı ile kaplı olurdu. Üç kısa bacağı ve oldukça büyük bir ağzı olan bu yaratıklar iki de ölümcül dokungaça sahipti. Dokungaçların ucu yaprak şeklindeydi ve dikenlerle kaplıydı. Tam gövdesinin tepesinde ise üçüncü ve daha ufak bir dokungaç daha vardı. Bu dokungaç ise üzerinde yaratığın üç gözünü taşımakla meşguldü.

“Gulguthra…” diye mırıldandı Korban, canavarın kadim lisandaki ismini yani “Dışkı Yiyen”i telaffuz ederek. Karşılarındaki Otyugh yaklaşık 2 metre boyunda ve 1,5 metre eninde devasa boyutlarda bir yaratıktı. Ve görünüşe göre de oldukça açtı. Otyugh kollarını hızla savurmaya devam ederek moloz yığının arasından iyice sıyrıldı. Bu esnada bir başka örümceği daha kaparak mideye indirmeyi de ihtimal etmedi. Örümcekler korkuyla tıslayarak gerilediler ve çabucak geldikleri dehlizlere geri kaçmaya başladılar. Otyugh, kaçan örümceklerden birini yakalamak için yaptığı kontrolsüz bir hamle ile giriş tünelinin çökmesine sebep oldu ve yolu cüce ile buçukluk için kapatmış oldu. Şimdi tek çıkış vardı, o da canavarın arkasında kalan kapıydı. Otyugh derin bir kükreme ile saldırıya geçti.

“Kapana kısıldık. Yine…” diye homurdandı cüce.

“Dikkat et!” diye bağırdı Largo, cüceye doğru uzanan kollardan birini göstererek. Cüce son anda yana kayarak ölümcül darbeden kurtuldu. Bir diğer kol buçukluğun olduğu tarafa saldırdı. Largo kılıcını savurdu ama silah pek fazla zarar veremeden geri sekti. Kol, buçukluğu ezmek için hızla Largo’nun bedenini sarmaya çalıştı fakat çevik olan buçukluk akrobatik bir hareketle bu kavrayıştan kurtuldu. Kılıcını bir kez daha saplamayı denedi ama yine başarılı olamadı. Bu esnada Korban da diğer dokungaç ile uğraşmakla meşguldü. Baltası ile yılanımsı kola darbe üstüne darbe indiriyor fakat yeteri kadar zarar veremiyordu. Kolların uç kısmı çok fazla dışkı ve sert deri ile kaplıydı. Otyugh çevik bir hareketle iki kolunun yerini değiştirdi ve yol arkadaşlarına tokat atarmışçasına bir darbe indirmeye çalıştı. Largo’nun çevikliği yine buçukluğun imdadına yetişti ve darbenin yolundan yuvarlanarak kaçmasını sağladı. Fakat Korban onun kadar çevik değildi ve çarpışmadan kurtulamadı. Yaprak biçimli uç, cüceye sertçe çarptı ve karşı duvara fırlamasına neden oldu. Korban kontrolsüzce havada uçuverdi ve başını taş duvara çarparak bayıldı.

“Korban!” diye haykırdı Largo panikle. Cücenin yanına koşmaya çalıştı fakat Otyugh buna fırsat vermedi. İki kolu ile buçukluğa amansızca saldırdı. Largo hızla eğilerek ilk darbenin üzerinden geçmesine izin verdi sonra da çevik bir sıçramayla ikinci darbenin üzerinden atladı. Ama şansı fazla yaver gitmedi ve üçüncü vuruştan kurtulamadı. Darbenin etkisiyle hızla geriye savruldu ve arkasındaki duvara sertçe çarparak yere yığıldı. Kollar bu fırsatı kaçırmadı ve anında buçukluğun etrafını sardılar. Largo kıpırdanmaya ve kurtulmaya çalıştıysa da bunu başaramadı. Yaratığın tutuşu çok güçlüydü. Otyugh tek kolunu yavaşça havaya kaldırarak buçukluğu geniş ağzına doğru yaklaştırmaya başladı.

“Korban! Yardım et!” diye bağırdı buçukluk, başarabildiği kadar. Ama baygın olan Korban onu duyamadı. “Buraya kadarmış Largo.” dedi sonunda ümitsizce kendi kendine. “Sonum bir dışkı yiyenin tatlısı olmakmış.” Otyugh derinden gelen bir kükreme koyuverdi ve ağzını iyice açarak avını yemeğe hazırlandı. O esnada tüm oda güçlü ve tok bir ses ile yankılandı; “Tempus!”

Brann’dı bu… Barbar üst kattaki metal köprüden aşağı atlayarak kılıcını savurdu ve Otyugh’un kolunu gövdesinden ayırdı. Yaratık ızdırap dolu bir inleme ile gerilerken buçukluğu tutan kolu hareketsiz bir şekilde yere yapıştı. Otyugh çabucak yeni rakibine döndü ve kendine bu dayanılmaz acıyı veren savaşçıya nefretle baktı. Sağlam kolu ile onu kavramaya çalıştı ama barbar hızlıydı. Çabucak yana yuvarlanarak yaratığın kavrayışından kurtuldu ve kılıcını bir kez daha savurdu. Kılıç yaratığın kolunda derin bir yarık açarak bir kez daha acı inlemesine neden oldu. Brann yaratığın kendini toparlamasına izin vermedi kolunun kopuk olduğu tarafa doğru hızla koştu. Kılıcının güçlü bir darbesiyle yaratığı bir kez daha yaraladı sonra bir kez daha… Ve bir kez daha… Birkaç dakika içinde dev canavar yıkıldı ve bir daha da ayağa kalkamadı.

Brann çabucak Largo’nun yanına gitti ve üzerine düşen ağır dokungaçtan kurtulmasına yardım etti. “Brann! Tanrılara şükür… Nerelerdeydin?” diye sordu Largo merakla.

“Koboldlarla saklambaç oynuyordum.” diye cevapladı barbar, göz kırparak. Largo dostunu dikkatle incelediğinde kollarında ve bacaklarında pek çok çizik ve kesiğin olduğunu gördü. Anlaşılan oldukça çetin bir ‘saklambaç’ atlatmıştı. Largo kurtulunca çabucak Korban’ın yanına koştular. Cüce hâlâ baygındı ve alnındaki derin bir kesikten kan akıyordu.

“Korban! Korban, iyi misin?” diyerek cüceyi sarstılar.

Cüce ilk başta hiç tepki vermedi fakat sonra mırıldanmalar eşliğinde gözlerini yarı yarıya açtı ve dostlarına baktı. “Eğlenceyi kaçırdım mı?” diye sordu yavaşça. Brann ve Largo onun iyi olduğunu görünce derin bir oh çektiler ve gülümseyerek sakallı dostlarına baktılar. “Neredeydin oğul? Beni bu buçuklukla yalnız bırakacaksın sanmaya başlamıştım.” diye güldü Korban, bitkin bitkin.

“Öbür tarafa postalamam gereken birkaç kobold vardı da…” diye cevapladı sırıtan barbar.

“Zavallı koboldlardan ne istedin?” diye güldü ayağa kalkmaya çalışan cüce. Bir an sendelese de Brann hemen koluna girip ayakta kalmasını sağladı.

“Dostlarıma ok attılar.” diye yanıtladı barbar gülerek.

“Sahi, bizi nasıl buldun?” diye sordu Largo.

“Bağrışmalarınız ve şu lanet yaratığın gürültüsü tüm tünellerde yankılanırken pek de zor olmadı doğrusu.” diye yanıtladı barbar. “Yürüyebilecek misin?” diye sordu ardından cüce dostuna.

“Sanırım…” dedi cüce. “Ufak bir sıyrık ve birkaç ezik beni durdurmaya yetmez evlat.”

“Güzel. Şimdi gelelim asıl meseleye. Hâlâ kanallardayız ve buradan bir an önce çıkmamız gerek. Çok vakit kaybettik.” dedi Brann. “Yolu bilen var mı? Largo?”

“Evet, şu üzerimizdeki köprüyü biliyorum. Oraya çıkabilirsek gerisi kolay.” dedi buçukluk, bir parmağı ile yukarıyı işaret ederek.

“İyi de oraya nasıl çıkacağız ki? Kanatların var da bize mi söylemiyorsun atkuyruk?” diye homurdandı cüce. “Bir büyücüye ihtiyaç duyduğunda neden ortada bir tane bile bulunmaz ki?”

“Bir büyücüye falan da ihtiyacımız yok. Ya da kanada…” diye kıkırdadı Largo. “Bu işi bana bırakın.” dedi ve Brann ve Korban’ın şaşkın bakışları arasında sırt çantasını çıkarttı. Sonra da yan duvarlardan birine koşarak, tırmanmaya başladı. Duvarın üzerindeki girinti ve çatlakları ustalıkla buluyor, akrobatik hareketlerle oradan oraya sıçrıyor ve sanki düz yolda yürürmüş gibi kolayca yukarı doğru tırmanıyordu.

“Şu ufaklığa da bak hele.” dedi Korban, Largo havada bir parende atarak köprüye tutunduğunda.

“Şimdi ona neden Maymuncuk dediklerini anlıyorum sanırım.” dedi gülümseyen Brann.

Largo köprüden aşağı baktı ve başparmağı ile zafer işareti yaparak gülümsedi. “Çantamı atın.” diye seslendi aşağıya. Brann küçük çantayı kaptığı gibi yukarıya, tam Largo’nun kucağına fırlattı. Çantayı yakalayan buçukluk olduğu yere çömeldi ve gözden kayboldu. Gelen seslere bakılırsa çantasının derinliklerinde bir şeyleri aramakla meşguldü. Az sonra elinde oldukça uzun bir halatla tekrar göründü. Korban neşeli bir kahkaha attı. Largo ise sırıtarak halatı köprünün demirlerinden birine bağladı ve aşağı sarkıttı. Önce Korban tırmandı halata… Brann da hemen ardındaydı. Kısa bir süre sonra üçü yine bir aradaydı.

“Şimdi ne tarafa?” diye sordu Brann.

“Sağa! Ve bu kez eminim.” dedi Largo, cüceye göz kırparak.

“Önden buyur atkuyruk.” dedi sırıtan cüce. Küçük grup bir kez daha Athkatla’nın kanal sistemlerine daldı. Bu kez daha hızlı ve daha emin adımlarla ilerliyorlardı. Largo onları önce sağa sonra sola sonra tekrar sola döndürdü ve kendilerini koboldlarla karşılaştıkları geniş meydanda buluverdiler. Tam karşıdaki tünelden devam ederek ilerlediler ve birkaç dakika sonunda demir parmaklıklarla biten bir yolun sonuna vardılar. Parmaklıkların ötesinde gün ışığı davetkâr bir şekilde parlamaktaydı ve rüzgârın getirdiği serin hava saçlarını uçuşturuyordu.

“Kapı kilitli… Hem de öteki taraftan! Şimdi ne yapacağız?” diye sordu cüce, demir kapının öteki tarafından sallanan büyük ve paslı bir asma kilidi göstererek.

“Sorun değil.” dedi Largo ve kemerinin gizli ceplerinden bir maymuncuk çıkarıverdi. Kollarını parmaklıkların arasından uzattı ve birkaç saniye sonra duyulan bir Klik! sesi eşliğinde kapı açıldı. Buçukluk hafifçe öne eğilerek kollarını çıkışa doğru uzattı ve “Buyurun efendim.” dedi, şakacı bir tavırla.

“Şimdi ona neden Maymuncuk denildiğini anlıyorum galiba.” dedi Korban Boltforger kıkırdayarak. Birkaç adım sonra açık gökyüzünün ve yeşil çimenlerin üzerindeydiler. Brann derin bir nefes aldı ve gülümsedi. “Sonunda bitti.” dedi yanındaki cüceye.

“Bu sadece başlangıçtı evlat. Sadece başlangıç…”


M. İhsan Tatari | mit

2 Yorum »

  1. Yorum yapan: magicalbronze — 10 Şubat 2010 @ 08:46

    Bu öykünde özellikle dikkatimi çeken kısım, her seriden tadlar yakalayabilmemdi. Şimdi yönlendirme olmaması açasından isim vermeyeceğim ama örneğin bazı cümlelerde, ister istemez aklım o serilere gitti. Özellikle mi böyle yaptın yoksa tamamen rastlantı eseri mi oldu bilmiyorum fakat çok hoşuma gitti. Her birinini tekrar hatırlamış oldum ve bu devam hikayende çok güzel bir selam gönderme oldu, en azından kendi benliğimde bunu hissettim.

    Korban ve Brann’in yanına yeni bir arkadaşın katılması, kendervari bir mizaha sahip olması ve bazı özelliklerin aynısını yansıtması, bir buçukluk olması ve mizah anlayışı da çok hoşuma gitti. Sanıyorum devam bölümlerinde kendisi, kahramanlarımızın yanında yer alacak.

    Bu hikaye gittikçe büyüyor, dallanıp budaklanıyor ve ortaya çok güzel bir şey çıkıyor yahu! Ellerine sağlık, devamını sabırsızlıkla bekliyorum. :)

    Brann ve Largo sol tarafa, Brann ise sağ tarafa koşarak yazmışsın sanırım orada bir yanlışlık oldu ben düzelltim onu Korban ile Largo dol tarafa diyerek, haberin olsun… :)

  2. Yorum yapan: mit — 10 Şubat 2010 @ 09:25

    Bazı yerlerde ufak göndermeler yaptığım doğru. Biliyorsun, daha önce “Eve Dönüş” hakkında yaptığımız fikir alış-verişlerinde de belirttiğim gibi gönderme yapmayı severim ;) Hem o serileri hatırlatmak hem de onlara çaktırmadan saygımı sunmak sevdiğim bir şey. Fark etmene sevindim, fark edeceğini biliyordum :)

    Buçukluk karakteri beni zorlayan şeylerden biri oldu aslında. Çünkü buçukluk denildiğinde benim zihnimde canlanan ilk tip bir Hobbit oluyor. Fakat Unutulmuş Diyarlar’da buçukluklar çok farklı… Kender’e daha yakın. Bu yüzden başta biraz yadırgasam da sonradan hikaye içinde kendine kolayca yer buldu.

    Yanlışımı düzelttiğin için teşekkürler :) Umarım “dol tarafa” yazmamışsındır :)

    Yorumun için çok çok sağol dostum.

Yorum Yapın