Yıldızları Parlatan Kız | Amras Ringeril

1. Merhaba, kafanı uçurduğum için özür dilerim.

Zoothe Deskraane, Şelyaklı bir dişiydi. Aslında Şelyak yıldızının üzerinde yaşayan tek kişiydi. Hatta, bilinen tüm evren boyunca, tüm üzgünce oturanlar içinde, bu işi bir yıldızın üzerinde yapan tek çok hücreli canlıydı. Oraya yıllar önce sürülmüştü ve yıldızdan geçen etkiler yüzünden ölümsüzleştiğini düşünüyordu. Kavrulması gerekirken, öylece oturan ve gözlerini teleskop gibi kullanabilen genç bir kız olarak kalmıştı. İlk zamanlar çok ağlamıştı, geri dönmeye çalışmıştı ama her seferinde yakalanıp geri gönderilmişti. O da alışmaya ve bu çift yıldızı keşfetmeye başlamıştı. Birinden diğerine atlayarak geçiriyordu vaktini. Arada sırada yıldızın çekimine dayanamayan göktaşlarıyla eğleniyordu.

Onun suçu büyüktü. Gezegenler arasında dolaşıp her türden üç kişiyi öldüren Vegalı seri katil Dorothy kadar büyüktü. Yüzyıllar evvel patlayıp da onlarca canlı gezegeni paramparça eden Aladhaf yıldızı kadar vardı. Ama onun bu örneklerden farkı da az değildi. O böyle doğmuştu, elinden bir şey gelmezdi. Suçlu olarak, katil olarak ve bir cani olarak doğmuştu. Yalnızlığa, tecrite mahkumdu. Çünkü her canlı, beynine ihtiyaç duyuyordu. Eğer canlılar beyinlerini kullanmayı bıraksalar, Zootheyle arkadaş olabilirlerdi. Kimse beyni yerine Zoothe’yi tercih etmemişti ama.

Deskraane ailesi, kendi gezegeninde bile önemli bir konuma sahip değildi. Arka sokaklarda, küçük bir kulübede yaşayan güzel bir kadın ve güzel bir adamdan oluşuyordu. Kadın hamile kaldıktan sonra, adam her gün daha çok çalışmaya, karısını daha iyi beslemeye başlamıştı. Ancak tüm bu yoğun çalışma temposu içinde, tüm yıldız sistemini sarsan bir patlama sonrası, işini ve beraberinde aklını kaybetti. Çocuğunun doğumu sırasında, dayanamadı ve kendini asarak öldürdü. Bebekse, yalnız başına kalan annenin ellerine doğdu. İlk gözgöze geldikleri an, anne “Merhaba” dedi. Çocuk ise “Aaaaargh!” ve böylece, annenin beyni, kulübenin tahta duvarlarını boyadı.

Böyle bir güce sahipti Zoothe. Konuştuğu düşünen herkesin beynini patlatıyordu. Ve bu şekilde geçti yıllar. Onu kulübede öylesine ağlarken bulmuştu on kadın ve kulübenin duvarlarına çarpmıştı on beyin. Bir sağır ve dilsiz, yiyecek bir şeyler ararken rastlayıp çıkarmıştı. Zoothe onun yanında büyüdü, gücünü öğrendi. Elbette bunu yapana kadar geçen dört senede yüzlerce leşi olmuştu ve artık insanlardan kaçması gerektiğinin bilincine varmıştı. Öyle ki, gücü yaşı arttıkça artmış, altı yaşına geldiğinde yabani bakıcısını sadece bakışlarıyla öldürmüştü. Uzun süre başında maskeyle, gözlerinde gece görüş gözlükleriyle dolaşmayı denedi. Ama bu kez de korumaya çalıştığı insanların tepkileri yüzünden kaçmak zorunda kaldı.

Dokuz yaşına geldiğinde hücreye kapatıldı. Bir raylı sistemle besleniyor. Kimseyle görüştürülmüyordu. Ama kitaplar okumasına, filmler izlemesine izin vardı. On sene boyunca hücrede kaldı. Birkaç kez kaçmış yüzlerce cesede sebep olmuş, tekrar yakalanmıştı. On dokuz yaşına geldiğinde, Şelyak gezegenlerarası yasalarına göre reşit olmuştu ve yıldıza yollanıp idam edilmesine karar verildi. Bir rokete bindirilip son hız Şelyak’a yollandı. Yolda roket erimiş, Zoothe bayılmıştı.

Uyandığında, özgür ve yalnız biriydi.

2. Manzarayı bozan yıldızlar.

Zoothe, gözlerinin bir teleskop gibi çalışabildiğini keşfettiğinde çok mutlu oldu. Çok uzun zaman, evrenin boşluklarını taradı. Yabancı olan her şeye büyük bir ilgiyle baktı. Birilerini gördüğünde mutlu oluyordu. Bu mesafeden kafalarını uçuramadığı için, onları izlemek keyif veriyordu. Sağa sola koşturuyorlardı, çalışıyorlar, sevişiyorlar, çalışıyorlar, ölen yakınlarının yasını tutuyorlar, çalışıyorlar, dans ediyorlar, çalışıyorlar ve uyuyorlardı. Zoothe biliyordu ki, bir süre sonra baktığında onları bulamayacak, onların yerine başkaları geçmiş olacaktı. Aynı şeyi yapacaklardı. Ve bir süre daha geçecek ve ölecekler ve yerlerine yenileri geçecekti. İlginç geliyordu bu ona.

Bu nedenle, Marvin’le tanıştığında çok sevindi. Marvin dokuz yüz ışık yılı uzaktan, teleskopla kendisine bakan yeşil bir canlıydı. Tüm koca evrende onu izleyen tek kişiydi. Zoothe, hayata tekrar döndüğünü hissetmişti. Kendine bakmaya başlamıştı. Saçlarını tarıyor, makyaj yapıyordu. Neşeli görünmeye çalışıyor, konuşkanmış gibi yapıyordu –kendi kendine daha çok konuşuyordu-. Marvinle birbirlerine el sallıyorlarlardı. Uzak mesafe ilişkisinin tanımını yeniden yapmışlar, dokuz yüz yıl süren evrenin en uzun aşkını yaşıyorlardı. Birbirlerine karşı hoş olmayan şeyler yapıyorlar, birlikte içiyorlar, eğleniyorlardı.

En doğru yorumdaysa, Zoothe öyle olduğunu sanıyordu. Çok uzun zaman sonra, Zoothe, Marvin’in bu tarafa bir şeyler fırlattığını gördü. Önce hediye olduğunu düşünüp çok mutlu olmuştu. Sistemdeki tüm gezegenleri gizlice dolaşıp, o da sevgilisine hediyeler aldı. Geri yollayacaktı. Yıldızına döndüğündeyse, Marvin’in armağanının çok yaklaştığını fark etti. O zaman, bunun kötü bir gün olduğunu anladı. Çünkü Marvin üzerinde küçük bir not yazılı olan, büyük bir bombayı kendisine doğru yollamıştı. Notta şöyle yazıyordu:

“Görüş alanımdan çık kaltak. Vega’yı gözlemlemeye çalışıyorum.”

Böylece yok oldu Şelyak sistemi. Küllere, tozlara, taşlara karıştı. Yeni küçük meteorlar, başka sistemlere sıçrayıp ufak tefek gezegenleri yok etti. Beklenmedik kara delikler oluştu ve sevgilileri birbirinden ayırdı. Daha uzak sistemlerde, gökyüzünde bir yıldız kaydı. İşinden evine dönenler gülümseyip daha çok para için dua ettiler ve Zoothe, ağlayarak kendine başka yıldızlar aradı.

Uzun yolculuklar sonunda, kendisine uygun küçük bir yıldız buldu ve yerleşti. Zoothe yine yalnızdı, etrafında dönen dokuz on gezegen, yüzlerce ay, milyonlarca meteorit ve sayısız atom parçasına rağmen, orada orta yaşlı bir yıldızın üzerinde tek başına oturuyor, mavi bir gezegendeki insanları izliyordu. Ve yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Bir süre güneş tozları içerek, ve ateş parçalarıyla oynayarak geçirdi vaktini. Arada sırada yakındaki gezegenlere uçan cisimler görüyor ama aldırmıyordu. Kimsenin onu aramaya geleceğini sanmıyordu. Ancak bir gün bir ses duydu. Metalik, kesintili bir sesti bu ve sanki Zoothe’nin beyninde yankılanıyor gibiydi. Bir yardım çağırısı sandı önce, ama daha sonra günlük bir radyo yayını olduğunu anladı ve karşılık verdi.

“Merhaba, Terralılar.” Karşılık gelmesi biraz uzun sürdü.

“Burası Terra, merhaba.”

“Herkes sağlıklı mı?”

“Evet.”

“Kimsenin kafası patlamadı mı?”

“Ne demek istiyorsun?”

“Boşver. Ben bir Şelyaklıyım.”

“Demek evrende yalnız değiliz.”

“Ben yalnızım.”

“Biz de yalnız olduğumuzu düşünüyorduk.”

“Bu koca evrende yalnız olduğunuzu düşünmeniz biraz bencilce değil mi?”

“Öyle sanırım. Bana kendinden bahset.”

“Adım Zoothe. Şelyaklıyım ve milyarlarca canlıyı öldürdüm.”

“Neden?”

“Konuştuğum insanların beyinlerini patlatıyorum.”

“Benim patlamadı henüz. Buraya gelmek ister misin?”

“Belki mesafedendir. Gelmesem daha iyi olur.”

Zoothe ve Terralılar birbirlerine her şeyi anlattılar. Zoothe nasıl dışlandığını, nasıl yalnız kaldığını, insanları öldürürken çektiği acıları, beyinlere karşı duyduğu nefreti anlattı. Terralılarsa, medeniyetlerini nasıl geliştirdiklerini, dinlerinin ne kadar kutsal olduğunu, kol saatini nasıl bulduklarını, nasıl devletlere ayrıldıklarını ve savaştıklarını, savaşlarındaki cesur savaşçılarını anlattılar.

Zoothe sonra neden onları öldürmediğini anladı. Çünkü onların beyinleri yoktu. Vardı ama, Zoothe’nin güçlerinin fark edebileceği düzeyde kullanılmıyordu. Zoothe bundan mutlu oldu, beyinsiz de olsa, en sonunda arkadaş edinmişti. Uzun süre onlarla konuştu. Dünyalarına gidip tanışmak birlikte olmak için sabırsızlanıyordu. Ancak onları da öldürmekten korkuyordu. Çünkü güçlerinin eşiği, hedefe yaklaştıkça artıyordu. Bunun üzerine, Zoothe, Terra’nın ayına gitti ve insanlar oraya bir elçi yolladılar. Zoothe onunla karşılaştığı anda, adamın kaskının içi kan ve beyin parçalarıyla doldu. Bunun üzerine Terralılar kıza savaş açtılar ve tüm füzelerini üzerine yolladılar. O da kaçmak zorunda kaldı. Ancak kaçarken geri döneceğini ve bu sefer onlarla anlaşacağını söyledi.

3. Çikolata peygamberler ve rüyalardaki adam.

Zoothe, evrenin çok uzak köşelerine kadar yürüdü. Her köşesini dolaştı, milyonlarca yıldız sistemi, binlerce tür gördü. Her biriyle ilişki kurmaya çalıştı ama hepsinde sonuç kötü oldu. Artık vazgeçmek üzereydi, ölemiyordu, yaşayamıyordu, arkadaşlık kuramıyordu. Tek ilişkisi rüyalarında oluyordu ve o rüyalar da parlak yıldızların üzerinde zor görülüyorlardı. O da dinledi, her şeyi dinledi, çığlıkları, kahkahaları, ağlamaları, konuşmaları, şarkıları ve hikayeleri.

O hikayelerden birisi, bir adamdan bahsediyordu ve şöyle diyordu. Betelgeuse civarında bir gezegendeki bir kadın o adamı görmüştü.

“Tamam, bakın olay şöyle oldu.

Gözlerimin uzak galaksilerin kalıntıları gibi olduğu, tenimin, bir kızıldev kadar berrak olduğu yıllardı.

Yüz yirmi yaşındaydım sanırım. O civarlarda. Genç sayılırdım yani. Yorgun değildim. Çıplak beden bulmuş bir sivrisinek kadar hazırdım her şeye. Yaşamak istiyordum. Tüm zamanları ve tüm mekanları ve tüm erkekleri yaşamak istiyordum. Geceleri ve gündüzleri aynı anda yaşamak istiyordum ve hiç bitmesinler diye bekliyordum.

Çikolatadan peygamberlerin vaaz verdiği yıllardı.

Her şey çok tatlıydı ama her şey çok zararlıydı. Kulaklarda şarkılar savaş çığlıkları gibiydi. Sokaklarda çocuklar hamamböceklerini andırıyordu. Nükleer bir felaket geçmişti ve kimse dışarı çıkamıyordu. Herkes kendisine ayrılmış güvenli bölgesinde kalmak zorundaydı. Radyosunu dinliyordu. Her kanalda başka bir peygamber, başka bir konuyu anlatıyor. Kimi peygamber fazla alçak gönüllüydü, merhametliydi. Piyango düzenler kazanana erzak verirdi. Kimi peygamber sinirliydi ve çözümü başka yerlerde arardı. Ona inananlar, sokaklardaydı. Patlamaları sürdürüyor, kurtuluşu sağlamaya çalışıyorlardı.

Rüyaların, gerçeklerden inandırıcı olduğu yıllardı.

En çok dinlenen peygamber, kırk ikinci kanaldaki Derin Düşünce’ydi. Rüya tabirleri yapardı ve rüyalar, tarih boyunca hiç olmadığı kadar revaçtaydı. Gerçekler ölmüştü ve rüyalar dünyayı ele geçirmişti. Gemi batmıştı, tayfalar komutadaydı. İnsanlar gördükleri şeyleri anlatırlardı, o da güzel şeyler söylerdi. Elbette bazen ölümü de haber vermek zorunda kalırdı ama insanlar buna da alışıktılar. Kadınların bir çoğu rüyalarında aynı adamı gördüklerini söylerlerdi. Kızıl dağınık saçlı, yüzünün yarısını şimşek şeklinde yaran bir dövmesi bulunan sert ama çekici görünüşlü bir adam. Onlara bir şeyler söyler, kendine çağırırdı.

Bir gün ben de rüyamda o adamı gördüm. Bilmiyorum. Radyodaki sözlerden mi etkilenmiştim yoksa gerçekten beni mi çağırıyordu. Ancak diğerlerinin bilmediği bir şeyi biliyordum. Nerede yaşadığını söylemişti bana. Evrenin çok uzak bir köşesinde, bir meteorun üzerinde kendine küçük bir tapınak yapmıştı. Orada yaşıyordu. Herkesin sırrını biliyordu. Hiçbir insani korkusu, arzusu yoktu. Ölüydü sanki. Sonsuza kadar ölüydü. Ölüydü ve sevimliydi.

Onu aramak için bir kargo aracına atladım. Her şey yok olmuştu ve aslında herkes bir amaç arıyordu. Aracın kaptanını ikna etmem zor olmadı bu yüzden. Birlikte uzun süre seyahat ettik. Aramızda duygusal bir ilişki bile oluşmuştu. Artık amacımız onu bulmaktan ziyade birlikte daha uzun zaman geçirebilmekti. Ancak bir süre sonra o bizi buldu. Bir meteor geliyordu ve ikimiz de aynı rüyayı görmüştük. Büyük bir meteordu ve iniş yaptık. Tapınağı görmemiz uzun sürmedi. Parlak bir taştan yapılmıştı.

İçeri girdiğimizde orada oturmuş, gözlerini kapatmış gülümsüyordu.

“Hoşgeldiniz” dedi. “Sizi bekliyordum. Ne istiyorsunuz?”

“Aslında hiçbir şey” dedim. “Beni sen çağırdın.”

“Benim yapabileceğim şeyler sınırlı. Ben yapılması mümkün olmayan şeyleri yaparım. Mümkün olanlar benim elimde değildir.”

Ondan para ya da aşk istememizi söylüyordu.

“O zaman bizi geri götür.” dedi kaptan. Çünkü bu yolu bir daha dönmemiz imkansız ve yakıtımız da bitti.

Adam gülümsedi ve kendimizi gezegenimizde bulduk.”

Zoothe gerisini dinlemeden yola koyuldu. Artık bir amacı vardı ve kimden yardım isteyeceğini biliyordu.

4. Kelebekler kadar yavaş, çaresiz ve mutlu.

Hiç bitmeyecekmiş gibi gelmişti yol. Hiç duraksamadan, dinlemeden yürüdü boşlukta. Yıldızları, taştan perdeleri, gazdan duvarları aştı. Evrenin sonunda, yemek yiyen insanları geçti. Her şey göz kamaştıran bir kızıllığa bürünmüştü ve akşamüzerinin dinginliği yayılmıştı. Tüm yıldızlar batıyor, uzayın siyah denizinin ardına gömülüyordu. Evrenin sonu böyleydi işte. Tüm bunlar dayanılamaz bir ağırlığa büründüğünde birbirlerini çekecekler ve yeniden dağılacaklardı. Zoothe bunu bekleyemeyecek kadar sabırsızdı. Zaten görmüştü artık rüyalardaki adamı.

Zoothe, sakince süzülen meteora indi. Tapınak karşısındaydı işte. Her şeyin sonunda, sakince bekliyordu. O kadar yaşlıydı ki ölüm onun için bir anlam ifade etmiyordu.

“Merhaba” dedi adam. “Seni bekliyordum.”

“Merhaba. Ben Zoothe. İmkansızı gerçekleştirebildiğinizi duydum.”

“Yalnızca gerçekten imkansızsa. Ne istiyorsun?”

“İnsanlarla bir arada olmak istiyorum.”

Adam düşündü. Uykuya dalmış gibiydi, o kadar uzun süre o halde durdu ki Zoothe zamanın bittiğini sandı.

“Bu gerçekten imkansız.” dedi en sonunda adam. Zoothe yüzünü astı ve yere çöktü. Kendini yuvasından uzakta, elindeki elma kabuğu alınmış bir karınca gibi hissediyordu.

“Üzülme. İmkansızlık bazen iyi bir şeydir. Bu da o anlardan biri.”

“Ne yapmam gerek?”

“Kendini öldürmelisin.”

“Ama nasıl? Ben ölümsüzüm.”

“Hayır, yalnızca öyle olduğunu sanıyorsun.”

“Kendimi nasıl öldürebilirim?” diye sordu Zoothe hevesle.

“Başkalarını öldürdüğün gibi.”

“Ama..”

“Git şimdi. Fazla vakit kalmadı buralarda.”

Ve Zoothe kendini Terra açıklarında buldu. Yıllar önce öldürdüğü uzay giysili insan karşısında süzülüyordu. Onun aracı da orada bekliyordu. Araca girdi biraz karıştırdı. En sonunda küçük bir ayna buldu. Aynaya baktı. Kendini görüyordu, yorgun görünmüyordu, temiz, sağlıklı ve güçlü görünüyordu. Gülümsedi, ve kendisiyle konuşmaya başladı.


Özgürcan Uzunyaşa | Amras Ringeril

8 Yorum Bulunuyor

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <strong> <em> <ol> <li> <strike> <ul> <code> <sup> <sub>